Üniversite Reformu

Tarih: 28 Mayıs 2013  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

üniversite reformu

1926 yılında Maarif Vekâleti’nin bilimsel yetkisini artırmak için çalışmalar yapıldı. Yeni kuşakları güvenilir, karakterli ve şuurlu olarak yetiştirecek kuruluşları kurarken, öğretmenlere de geçim kolaylığı ve iyi bir gelecek sağlamak amacıyla 20 Mart 1926 ile 22 Mart 1926’da Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilâtı’na bağlı yeni kanunlar çıkarıldı. Her ilin kendi bütçesinden yardım etmesi ve böylece yeni öğretmen okullarının açılmasını sağlayabilecek olan kanun da 1926’da çıkarıldı. Süratle okulların sayısı artırılmaya başlandı.

1863 yılında İstanbul Darü’l-fünûnu adı altında açılan üniversitede öğrenim sürekli olmamıştı. 8 Şubat 1870’te üniversite resmen açılmıştı. Fakat, dar düşüncelilerin muhalefeti ile bir yıl sonra kapatılmıştır. 1898’de Vekiller Heyeti, Avrupa’ya giden gençlerin ahlâklarının ve fikirlerinin bozulduğunu ileri sürerek Avrupa’ya öğrenci gönderilmemesi ve İstanbul’da Darü’l-fünûn açılmasını teklif etmişti. Fakat, Dar’ül-fünûn (Üniversite) ancak, 19 Ağustos 1900’de yani Abdülhamid II’nin tahta çıkmasının 24. senesinde açılabilmişti. 1908 Meşrutiyeti ile Darü’l-fünûn beş şube olarak çalışmasına devam etmiştir.

20 Nisan 1922 tarihli nizâmnâme ile Darü’l-fünûn adı İstanbul Darü’l-fünûnu olmuştu. 1919’da Darü’l-fünûn Nizâmnamesi yeniden yapıldı ve bu tarihte Darü’l-fünûn ilmî muhtariyet kazandı. 1921 senesinde, Darü’l-fünûn fakültelerince düzenlenmiş olan özel birer encümen vasıtasıyla 1921 bütçesinin düzeni ve tartışması başlamıştı. İki sene önce evvel “muhtariyet-i ilmiye”ye sahip olan Darü’l-fünûn, ayrıca “şahsiyet-i hukukiye ve maliyeye” sahip olabilmek için Maarif Vekâleti’ne sunulmuş kanun layihasının çıkmasını beklemekteydi. 1928 Nisan’ında, Darü’l-fünûn fakültelerince bazı derslerin kürsüye çevrilmek uğraşısı olmuş ve Edebiyat Medresesi’nin bazı yeni kürsüleri kurulmuştu. Tıp Fakültesi’nde de bazı dersler kürsüye çevrilmişti. 1921 bütçesine göre, Darü’l-fünûn muallimlerince en az ve en çok 3500-2500, müderrislere de 3500-7000 kuruş maaş verilecekti.

Harf İnkılabı / Dil Devrimi

Tarih: 27 Mayıs 2013  |   Bölüm: Dil / Türkçe  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

dil devrimi, harf inkılabıHarf İnkılâbı’na kadar olan sürede, yazı konusunda pek çok tartışma olmuştu. Sovyetler Birliği, kendi toplumundaki uluslararası Latin alfabesinin kabul edilmesini savunuyordu. 1 Mayıs 1925’te Azerbaycan’da Latin alfabesi kabul edilmişti. Sovyetlerin bu Latinleştirme siyasetinin amacı, İslâmlığın etkisini azaltmak ve Arap yazısı kullanan Türkiye Türkleri ile bağları koparmaktı.

Meclis’te, yeni harflerin kabul edileceği ana kadar bu konuda girişimler olmuştur. Yazının Latinleşmesi fikri ilk defa 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde ortaya atılmıştı. 1927’de Türkiye’de genel nüfus, 13.642.870, okuma yazma bilenlerin sayısı 1.111.000 olup, okuma yazma oranı nüfusa göre yüzde 10.6 idi.

İnkılâba 1927 yılında karar verildi. 8 Ocak 1928’de, Ankara Türk Ocağı’nda Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Latin harflerinin ulusun dilini güzelleştireceği yolunda bir konferans verdi. Bir hafta sonra, Dil Kurumu üyesi Köse Raif Paşazade Fuat ve Hamdullah Suphi Tanrıöver Latin harflerinin benimsenmesini ileri sürdüler. Bu arada bu konuda çalışmalar da hızlandırılmıştı. 25 Nisan 1928’de Milliyet gazetesinde Latin harflerinin kabulü konusunda ilerlemelerin olduğu açıklanıyordu.

25 Mayıs 1928’de Alfabe Kurulu Vekiller Heyeti’nin onaylanması ile kuruldu. Alfabe Kurulu ilk toplantısını, 26 Haziran 1928’de yapmıştı. 1927 Aralığı ile 1928 Mayısı arasında, Ahmet Cevat (Emre) bu konuda Atatürk’ün görüşünü yansıtan bir seri yazılar yazmıştı.

Atatürk halkın içine girerek, Latin harflerini benimsetmek için büyük çaba göstermiştir. Bunun için, 23 Ağustos 1928’de Tekirdağ’a gitmiş ve Tekirdağlıların şimdiden yeni Türk harflerini okuyup yazabilmelerinden memnunluk duymuştu.

Atatürk, 9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu’nda halka bu inkılâbı açıkladıktan sonra, Dolmabahçe’de ders verilmeye başlanmıştı. 16 Ağustos 1928’de, CHP merkezinde yapılan toplantıda her mahallede bir dershane açılması kararlaştırıldı. Mustafa Kemal, Başöğretmen sanını aldı. Türk basını bütün bu çalışmalardan halkı haberdar etmekteydi. Gazeteler, yeni harfleri ve imlâ esaslarını yaymaya başladılar. Türkiye’nin bütün şehir ve kasabaları ve köylerinde halk yeni harfleri öğrenmeye başladı.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu

Tarih: 26 Mayıs 2013  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

tevhidi tedrisat, sonuçlarıOsmanlılar devrinde öğretim kurumları üçe ayrılmaktaydı: 1- Medreseler 2- Yabancı okullar 3- Tanzimat okulları. Ziya Gökalp, Türk Millî Eğitimi’nin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilmesi için millî bir nitelik almasını uygun görüyordu. Türkiye’de, halk, medreseliler, mektepliler diye üç zümrenin bulunduğuna değiniyordu.

Mustafa Kemal de, öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve millî bir eğitim sisteminin uygulanmasını benimsemişti. 16 Temmuz 1921’de daha savaş yıllarında, Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’ni açarken “şimdiye kadar takip olunan öğretim ve eğitim usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî eğitim programından bahsederken eski devrin hurâfelerinden ve fikrî vasıflarımızla hiçbir münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen bütün tesirlerden tamamıyla uzak, millî seciye ve tarihimize uygun bir kültür kastediyorum. Çünkü, millî dehamızın tamamıyla inkişâfı ancak böyle bir kültür ile sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür, şimdiye kadar takip olunan ecnebî kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir” demekteydi.

31 Ocak 1923’te, İzmir’de halk ile yaptığı bir toplantıda medreseler hakkında sorulan bir sual üzerine, bu kurumlar hakkında geniş bilgi verdikten sonra, “milletimizin, memleketimizin irfân yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evlâdı, kadın ve erkek aynı surette oradan çıkmalıdır” diye öğrenimin birlikliğine işaret etmişti. TBMM’nin ikinci devre seçimleri için, 8 Nisan 1923’te yayınladığı dokuz prensip programında ilköğretimde öğretimin birleştirilmesi prensibi de yer almaktaydı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ve cumhuriyetin ilk yıllarında Müslüman halkın eğitim gereksinmelerini karşılayan medreseler daha çok ahirete yakın kimseler yetiştiriyor, müspet ilimler yerine Kur’ân ve benzeri derslere yer veriyorlardı. Azınlık okulları kendi dilleriyle ve istedikleri gibi eğitim yapıyorlardı. Dinî kurumların ise yolları çok değişik bir görünüm arz etmekte idi. Bu kurumlar ise ancak kendi dil, din ve kültürlerini yaymak amacını güdüyorlardı.

Atatürk, eğitimin birleştirilmesi konusunda işbirliği yapılması önerisini ortaya koyarken, Şer’iyye ve Maarif Bakanlıklarının bir anlaşmaya varamayacaklarını biliyordu. Fakat, gene de, bu iki kurumun birbirleriyle anlaşmaları için girişimlere geçilmesini önerdi. Bu girişimlerden bir sonuç alınamayınca, konuyu kökünden çözmek için 1 Mart 1924’te, TBMM’de söylemiş olduğu nutukta milletin eğitim ve öğretimin birleştirilmesini istediğini, bunun için zaman kaybedilmemesini belirtmişti.

Şeriye ve Evkaf Vekaletinin Kaldırılması

Tarih: 22 Mayıs 2013  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: 2 yorum  |   Yazar:

şeriye ve evkaf vekaleti1 Mart 1924’te Mustafa Kemal, Meclis’te vermiş olduğu nutukta, adliye düzeninin yüzyılın gereklerine uyması gerektiğini, her ulusta olan adlî ilerlemelerin acele ve kesin olarak yerine getirilmesinin milletin kendi isteği olduğunu ileri sürerek “Milletin arzu ve ihtiyaçlarına tâbi olarak adliyemizde her türlü tesirden cesaretle silkinmek ve ser’i terakkiyata atılmakta asla tereddüt olunmamasını” söylemişti.

Mustafa Kemal devamla, aile hukukunda devam edilecek yolun medeniyet yolu olacağını, hurafelere inanılmamasını belirtmişti. Bu nutuk, Millet Meclisi’nde büyük heyecan uyandırdı. Bu daha çok yenilik isteyenlerin heyecanıydı.

2 Mart 1924’te, hilâfetin kaldırılması ile aynı zamanda Şer’iyye ve Evkâf Vekaleti’nin kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi teklifleri fırka grubunda tartışıldı. Teklifler kabul edildi. 3 Mart 1924’te aynı teklifler Meclis’te tartışıldı. Çok hararetli olan bu tartışmalar beş saat sürdü. Nihâyet, bütün teklifler kabul olundu. Şer’iyye ve Evkâf Vekaleti’ni kaldıran kanundan sonra, bunların yerine iki ayrı teşkilât meydana getirildi:

Diyanet İşleri Reisliği ve Evkâf Umûm Müdürlüğü. Diyanet İşleri Reisî, hem kendisini hem de makamının bağlı olduğu başvekil tarafından atanacaktı. Ödevleri camilerin yönetimi, müezzin, imam, müftü ve diğerlerinin gözetimi olacaktı.

Evkâf Umum Müdürlüğü vakıfların yönetiminden, dinî binaların ve tesislerin bakımından sorumluydu. 1931’den beri Evkâf yönetimi, dinî görevlilerin aylıklarının ödenmesini de üzerine aldı ve böylece Diyanet İşleri Reisliği’ne vaizleri atamak, onların hutbelerini denetlemek ve ara sıra bir şeriat sorunu üzerinde açıklamalarda bulunmaktan başka bir şey kalmadı.

  Yukarı çık!