Canlılar Arasındaki Üstünlük Farkı

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Türkçülük  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

üstünlük farkıTanrı’nın her canlı varlığa verdiği hayatta kalabilme yeteneği hepsinde farklı farklıdır. Hepsi de bu açıdan birbirlerine, var olan özellikleri bakımından üstünlük sağlamaktadırlar. İnsanlar arasında da bu durum istisnasız olarak vardır.

Doğal hayata baktığımızda bir kurdun beyninin köpeklere oranla yüzde otuz daha büyük olduğunu görürüz. Bu kurtlar için köpeğe göre bir üstünlüktür. Develer ortalama 250 İt su içebilir. Çöl ortamında bu özelliği kendisine bir üstünlük sağlar. Hayatta kalabilme süresini uzatır.

İnsanlar açısından olaya yaklaştığımızda da aynı misallerle karşı karşıyayız. Milletlerin kimi meziyetleri birbirleri arasında üstünlük doğurmuştur. Gen aktarımı ile devam eden bu meziyetler, olağanüstü durumların ve şahısların ortaya çıkmasında birinci dereceden rol oynamıştır. Türklerin savaşçılık ve medeni yaşama tarzları diğer milletlere göre bir üstünlüktür. Bu üstünlüğü sayesinde binlerce yıldır çok büyük savaşlar geçirmesine rağmen birtürlü yıkılmamıştır. Kimi zaman ordularının bile silahsızlandırdığına şahit olduğumuzTürkler, en güç koşullarda dahi yok olmamışlardır.

Hayvanların aksine insanlarda gerçekleşen melezleşmeler var olan yeteneklerin körelmeşine yol açabilir. Bu sebeple, anadan-babadan aktarılan meziyet ve yeteneklerin kendi çocuklarına geçmesi, bunu baskın olarak gösterebilmesi için toplumun kendi içinde evlilik yapması gerekir. İnsanlarda ırk aranmaz, atlarda aranır dense de, tarihi tersine çeviren insanların yaradılışında ana ve babadan gelen genlerin etkisinin ne kadar etkin derecede rol oynadığı ortadadır. Bu yüzden Türkler büyük şahsiyetler yetiştirmede diğer milletlere oranla daha öndedir.

Genetik İlmi ve Gerçekdışı Hurafeler

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Bilgisaçar, Türkçülük  |   Yorumlar: 3 yorum  |   Yazar:

İlerleyen bilim sayesinde insan yaşamına kolaylık katan buluşların, ilerlemelerin yanı sıra bunları gerçek dışı bir kalıba sokmak isteyen ilim cahili insanların yazıları, çığırtkanlıkları canımızı sıkmaktadır. Toplumu bilgi kirliliğine götüren deyişleri son derece zararlıdır. İlerlemek ve gelişmek isteyen her topluluk içinde yaşadığı çağda yalan söyleyip toplumu aldatanlar her zaman olmuştur.

genetik bilimiHızlı bir gelişme gösteren genetik ilmi de bunların ağzına sakız olmuş durumdadır. Anadolu’nun Türklüğünü kendi fikirleri ekseriyetlerince tanımlamaya çalıştıkları yetmezmiş gibi buna kaynak olarak genetik ilmini de göstermektedirler. Oysa Türklüğü Anadolu’dan silmek isteyenlerin bir parçası olan o hem makamına hem de insanlığa yakışmayan ilim (!) adamlarının saçma sapan bilgileri ile karşımıza çıkmaları şaşılacak bir durum değildir.

Anadolu’da Türklerin varlığına hazımsızlık duyanlar hem ilmi hem de ilim dışı yollardan

Türkiere karşı soğuk bir savaşın tarafıdırlar.

Misal olarak genetiği ile oynanmış olan bitki tohumlarının ülkemize satılarak ve şuan tohum yasası ile de yasallaşmış durumda olan bir kara bilim yöntemi vardır. Bu kara bilimin amaçlarını kısaca aktarmak istiyorum:

•  Bu yiyeceklerde, basit dille anlatmak gerekirse, soyun devamını sağlayan genetik kodlar ortadan kaldırılmıştır, bu bitkiler tohum vermemektedir. Yani bu tohumları her yıl yeniden satın almak gerekmektedir. Böylece Amerika ve İsrail’e bağımlı hale gelmek söz konusudur. Ama ayrıca bir özellikleri daha vardır, bir kez bunlara genetik manipülasyon yapılmışsa, bu manipülasyonun sadece tohum verme yeteneği üzerine yapılıp, yapılmadığı bilinemez. Bilemediğiniz başka pek çok gen de bu bitkilere eklenmiş olabilir, ya da zamanla eklenecektir. Yani bu bitkilerin çoğu normal görünen CANAVAR BİTKİLER olabilir.

•  Bu tohumlar özel olarak bitki örtüsünün yapısını bozmak üzere kodlanmışlardır. Yani bir tarlaya ekildiğinde içerdikleri genetik bilgi sayesinde o bölgedeki bitki örtüsünü yok etmekte ve o bölgedeki diğer bitki örtüsünü belirli böcek türlerine veya mantar türlerine zayıf hale getirmektedirler. Böylece o böcek türlerini ortalığa salan (daha sonra da onları öldürmek için böcek ilaçlarını satan) dev şirketler bir kaç kez kar etmektedirler.

örneğin GOD buğday ekilmiş bir tarlaya, bu sefer DOĞAL BUĞDAY ekmek isterseniz, toprağa karışmış olan genler nedeniyle ekeceğiniz buğday özel mantar ve böcek türlerine zayıf hale getirileceği için ürün almanız mümkün olmayacaktır. Yani bir tarlaya Genetik Olarak Değiştirilmiş tohum ekerseniz bir 50-70 yıl daha başka tohum ekemezsiniz.

Milli Bilinç ve Güç

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Edebiyat, Türkçülük  |   Yorumlar: 1 yorum  |   Yazar:

milli bilinçAcun’da milli kimliğinin bilincinde olan toplulukların egemenlikleri arasında geçen bir tarihsel süreç vardır. Türkler milli bir bilince sahiptir, sen, ben kavramı yerine bir Ulus kavramı vardır. Kimse falanca Türk’ün başarısını, isteğini, arzusunu düşünmez, peşinden sürüklenmez. Her Türk, etkileşim içinde olduğu, dışarı çıktığında kendince konuşan kişileri, onlarla aynı ahlak ve düşünce yapısına sahip, onlarla aynı inanca sahip olduğu yani hayatının akıp geçtiği o toplumun birer parçası olduğu düşüncesindedir. Şu şehri ben alayım demez, o şehri her şeyiyle ortak olduğu toplulukla almak ister. Kendi ülkelerine saldırı olduğu zaman ben bu saldırıdan nasılsa kurtulurum demez, o topluma ait olan her nesneyi tüm varlığı ile korumak ister. Bu bilinç Milli bilinçtir, ulus bilincidir. Milliyet, kimlik bilincidir ve bir toplumu yüceltecek olan da şüphesiz bu bilinçtir.

işte tarihin eski zamanlarında adlarını sıkça duyduğumuz o uluslar bu bilinci taşıyan uluslardı şüphesiz. Adlarını duymadığımız veya bir iki yenilgi de, ezilme de anılan topluluklarsa bu bilince erişememiş olanlardı.

Milliyet bilincinde uluslar birbirlerinden daha üstün olmak, kendilerini daha rahat ettirmek için çalışır, savaşır ve ölürlerdi. Sonuçta bir taraf, diğerine üstünlük sağlar ve o üstünlüğü koruyuncaya kadar rahat ederdi.

Bu güç dengesinde işleyen Acun’da milli bilince ulaşan, yani sen, ben değil biz diyenler, dillerinin, kültürlerinin farklılığına, güzelliğine ve gücünü fark eden toplumlar bu güç dengesinde yer edinmeye başlamışlardı. Örneğin koca bir imparatorluk olan OsmanlI’nın yeni -bitme Balkan devletlerine yenilmesi gibi. Osmanlı ilk kurulduğundan duraklayışına kadar bir milli kimliğin bilincinde olan topluluktu ve bu güçle büyümüştü. Daha küçücük bir beylik milli kimlik bilincini kaybeden Bizans’ı alt etmişti. Koskoca Bizans İmparatorluğunu. Fakat bu sefer kendi büyümüş ve milli kimlik bilincini kaybetmişti, içinde bir ulus hâkim değildi, çoğu yerde dil bile ortak değildi. Ortak kültüre rastlamak çok zordu. Devletin içinde ortak bir kimlik yoktu. Çünkü her topluluktan bireyleri içerisinde barındırıyordu. Güç dengesinde ayakta kalabilmek için milli bir bilince sahip olmak zorunda olduğunu anlayan her toplum kendi gibi konuşan, kendi gibi düşünen, kendi kültüründen kişilerle birlikte yaşamak istiyordu. Tamamen Türklerden oluşan bir devlette aykırı bir ses çıkmaz. En aşağıdakinden, en yukarıdakine kadar herkes aynı şeyi ister, aynı güçle çarpışır. Her şey bir olunca da birlik oluşur ve bu da gücü yanında getirir. Ama Ermeni, Bulgar, Pomak, Rum, Arap, Kürt lerle oluşan bir devlette her farklı toplum kendi çıkarını ve isteğini gerçekleştirmek amacında olacak ne birlik oluşacak ne de bir güç meydana gelecektir, işte böyle bir konuma düşen Osmanlı, ortak bir milliyete sahip, milli bir bilince ulaşan o küçücük Bulgar devletine, Yunan devletine yenilmişti.

300 sene hüküm sürdüğü topraklarda, ne kadar iyi niyetli bir yönetim gösterse de kendisinden farklı olan topluluğu avucunda tutamazdı. Çünkü adaletli davransa bile kendi dilinden, kültüründen, dininden olmayan OsmanlI’nın egemenliğini kabul etmeyecek, onunla birlik olmaya yanaşmayacaktı. Bir nevi benden olanın kötüsünü, benden olmayanın iyisine tercih ederim düşüncesi gibi.

Milli bilince ulaşan bu topluluklar bağımsız olarak kendi devletlerini kurdular ve güç dengesinde adlarını yazdırarak dik durabilme kabiliyetine eriştiler.

Tabii birde güç dengesinin en alt tabakasını oluşturan bir türlü bir milli bilince ulaşamayan, ortak bir birlikteliğe erişemeyen topluluklar vardı. Bu topluluklar her zaman yenilmeye mahkûmdu ve her zamanda yenildiler, sömürüldüler. Milli bir bilince erişip güçlenen Avrupa toplulukları kendi toplumlarını daha da güçlü yapmak için güçsüz olanları sömürme yolunu keşfetti. Zaten onlardan başka da bir şey beklenmezdi. Ne kadar güçlü de olsalar güçlü ahlak anlayışları hiçbir zaman olmamıştır. Afrika’da bir bilince sahip olmayan, güçler dengesinde en alt tabakayı oluşturan birçok topluluk sömürüldü. Emekleri alındı, yer altı zenginlikleri alındı, Hürriyetleri alındı, dilleri yasaklandı hepsi köle gibi karın tokluğuna çalıştırıldı. Bu da emperyalizm olarak adlandırılıp güç elde etmenin yeni yöntemi oldu.

Afrikalılara yapılan bu durum insani değerlere göre gaddarca bir tavır olsa da aslında doğanın işleyişinde hep var olmuş bir olgudur. Güçlü olan, güçsüzü ezer ve istediğini yapar. Güçsüz ise adı üzerinde bir güce sahip olamadığından boynunu büker ve kaderine razı olur.

Şimdi bu açıdan baktığımızda güç nedir diye sormak lazım? Güç, güçlü olmak mıdır, yoksa bir özelliğe sahip mi olmaktır. Örneğin; zengin olmak bir güç müdür? Bedenen güçlü olmak, boyu uzun olmak, atletik bir vücuda sahip olmak, zeki olmak, cesur olmak bunlar güçlü olmanın özellikleri midir?

Şüphesiz ki Yüce Tanrı’nın kişioğluna verdiği bazı özellikler bu gücü belirleyicidir. Korkak o-lanla, cesur olan eşit olmayacağına göre, biri diğerinden bu bakımdan daha güçlü olacağına göre verilen özellikler, kişinin gücünü belirleyicidir mutlaka. Tanrı her kulunu belli özelliklerle yaratıp bu Acun’a gönderiyorsa kişideki o gücü oluşturacak unsurlar aileden; aileye- ulustan, ulusa- örften, adetten, kültürden geliyordur. Daha küçücük yaşında ata atlayıp, kılıç kuşanıp cengi öğrenen Bir Türk çocuğu ile babasıyla tarlasını sürmekten başka bir şey yapmamış olan Bir HollandalI eşit olmayacak cesareti ve savaşçılığı ile o Türk çocuğu, HollandalI çocuğu yere sermesini bilecektir.

Küçük yaşından beri ticaretin içinde olan, para kazanmasını iyi bilen biriyle, ticareti hiç görmemiş, paranın önemini bilmemiş biriside eşit olamayacak, biri ticarette büyürken, birisi rahatça zenginleşirken ötekisi gelişemeyecek ve maddi sıkıntılara gebe kalacaktır. Güçlerinde birbirlerine üstünlükleri olacağına göre daha büyük güce sahip olan diğerini alt e-decektir. Doğanın işleyişi bunun üzerine kuruludur.

Bu yüzden konumu güçlü olan Bolu Beği, Dağlarda gezen basit bir köy çocuğu olan Kö-roğlu’nun cesareti karşısında tarih sahnesinde yenilmiştir. Demek ki madden güçlü olmak, bir konuma sahip olmak; cesaret karşısında ezilebiliyor.

Başka bir açıdan baktığımızda da ne kadar güçsüz, kabiliyetsiz de olsa sayıca fazla olan; güçlü bir kişiye karşı bir güç elde ediyorsa, bu sayı fazlalığının gücünün önemini gösterir.

Attila ve Papa’nın Karşılaşması

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Tarih, Türkçülük  |   Yorumlar: 7 yorum  |   Yazar:

attila ve papaPapa’nın huzuruna koşarak panik içerisinde gelen Agustus, Papa’nın sakin halini görünce sinirlenir ancak belli etmez. Yanına geldiğin de durur.

– Leon hazretleri…

– Ne oldu Agustus, ne bu telaş?

– Atilla… Atilla Roma’yı almaya geliyor efendim!

– Yüce İsa…

I.Leon fenalaşır. Olduğu yerde tahtına çöke kalır. Ardından elini alnına götürüp usulca;

– Atları hazırlayın, yola çıkıyoruz…

Ardından Roma’da hazırlık başlar. Papa’nın atlıları, Romalı askerler, altınlar dolusu sandıklar yola çıkarılır. Çok sürmeyen bir yolculuk sonucu, Papa l.Leon ile kafilesi, Atilla’nın huzuruna gelir. Atilla’nın Otağı’na girmeyi başaran sadece Leon’dur. Atilla, sakin ve huzurlu bir görüntü vermektedir. Papa, daha fazla dayanamayıp Atilla’nın ayağına kapanır. O söyledikçe, Roma dilini bilen Hun askeri tercüme eder;

– Başbuğum, Papa sizden af diliyor. Roma’yı affetmenizi diliyor.

– Sadece af mı, sor bakalım?

  Yukarı çık!