Milli Bilinç ve Güç

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Edebiyat, Türkçülük  |   Yorumlar: 1 yorum  |   Yazar:

milli bilinçAcun’da milli kimliğinin bilincinde olan toplulukların egemenlikleri arasında geçen bir tarihsel süreç vardır. Türkler milli bir bilince sahiptir, sen, ben kavramı yerine bir Ulus kavramı vardır. Kimse falanca Türk’ün başarısını, isteğini, arzusunu düşünmez, peşinden sürüklenmez. Her Türk, etkileşim içinde olduğu, dışarı çıktığında kendince konuşan kişileri, onlarla aynı ahlak ve düşünce yapısına sahip, onlarla aynı inanca sahip olduğu yani hayatının akıp geçtiği o toplumun birer parçası olduğu düşüncesindedir. Şu şehri ben alayım demez, o şehri her şeyiyle ortak olduğu toplulukla almak ister. Kendi ülkelerine saldırı olduğu zaman ben bu saldırıdan nasılsa kurtulurum demez, o topluma ait olan her nesneyi tüm varlığı ile korumak ister. Bu bilinç Milli bilinçtir, ulus bilincidir. Milliyet, kimlik bilincidir ve bir toplumu yüceltecek olan da şüphesiz bu bilinçtir.

işte tarihin eski zamanlarında adlarını sıkça duyduğumuz o uluslar bu bilinci taşıyan uluslardı şüphesiz. Adlarını duymadığımız veya bir iki yenilgi de, ezilme de anılan topluluklarsa bu bilince erişememiş olanlardı.

Milliyet bilincinde uluslar birbirlerinden daha üstün olmak, kendilerini daha rahat ettirmek için çalışır, savaşır ve ölürlerdi. Sonuçta bir taraf, diğerine üstünlük sağlar ve o üstünlüğü koruyuncaya kadar rahat ederdi.

Bu güç dengesinde işleyen Acun’da milli bilince ulaşan, yani sen, ben değil biz diyenler, dillerinin, kültürlerinin farklılığına, güzelliğine ve gücünü fark eden toplumlar bu güç dengesinde yer edinmeye başlamışlardı. Örneğin koca bir imparatorluk olan OsmanlI’nın yeni -bitme Balkan devletlerine yenilmesi gibi. Osmanlı ilk kurulduğundan duraklayışına kadar bir milli kimliğin bilincinde olan topluluktu ve bu güçle büyümüştü. Daha küçücük bir beylik milli kimlik bilincini kaybeden Bizans’ı alt etmişti. Koskoca Bizans İmparatorluğunu. Fakat bu sefer kendi büyümüş ve milli kimlik bilincini kaybetmişti, içinde bir ulus hâkim değildi, çoğu yerde dil bile ortak değildi. Ortak kültüre rastlamak çok zordu. Devletin içinde ortak bir kimlik yoktu. Çünkü her topluluktan bireyleri içerisinde barındırıyordu. Güç dengesinde ayakta kalabilmek için milli bir bilince sahip olmak zorunda olduğunu anlayan her toplum kendi gibi konuşan, kendi gibi düşünen, kendi kültüründen kişilerle birlikte yaşamak istiyordu. Tamamen Türklerden oluşan bir devlette aykırı bir ses çıkmaz. En aşağıdakinden, en yukarıdakine kadar herkes aynı şeyi ister, aynı güçle çarpışır. Her şey bir olunca da birlik oluşur ve bu da gücü yanında getirir. Ama Ermeni, Bulgar, Pomak, Rum, Arap, Kürt lerle oluşan bir devlette her farklı toplum kendi çıkarını ve isteğini gerçekleştirmek amacında olacak ne birlik oluşacak ne de bir güç meydana gelecektir, işte böyle bir konuma düşen Osmanlı, ortak bir milliyete sahip, milli bir bilince ulaşan o küçücük Bulgar devletine, Yunan devletine yenilmişti.

300 sene hüküm sürdüğü topraklarda, ne kadar iyi niyetli bir yönetim gösterse de kendisinden farklı olan topluluğu avucunda tutamazdı. Çünkü adaletli davransa bile kendi dilinden, kültüründen, dininden olmayan OsmanlI’nın egemenliğini kabul etmeyecek, onunla birlik olmaya yanaşmayacaktı. Bir nevi benden olanın kötüsünü, benden olmayanın iyisine tercih ederim düşüncesi gibi.

Milli bilince ulaşan bu topluluklar bağımsız olarak kendi devletlerini kurdular ve güç dengesinde adlarını yazdırarak dik durabilme kabiliyetine eriştiler.

Tabii birde güç dengesinin en alt tabakasını oluşturan bir türlü bir milli bilince ulaşamayan, ortak bir birlikteliğe erişemeyen topluluklar vardı. Bu topluluklar her zaman yenilmeye mahkûmdu ve her zamanda yenildiler, sömürüldüler. Milli bir bilince erişip güçlenen Avrupa toplulukları kendi toplumlarını daha da güçlü yapmak için güçsüz olanları sömürme yolunu keşfetti. Zaten onlardan başka da bir şey beklenmezdi. Ne kadar güçlü de olsalar güçlü ahlak anlayışları hiçbir zaman olmamıştır. Afrika’da bir bilince sahip olmayan, güçler dengesinde en alt tabakayı oluşturan birçok topluluk sömürüldü. Emekleri alındı, yer altı zenginlikleri alındı, Hürriyetleri alındı, dilleri yasaklandı hepsi köle gibi karın tokluğuna çalıştırıldı. Bu da emperyalizm olarak adlandırılıp güç elde etmenin yeni yöntemi oldu.

Afrikalılara yapılan bu durum insani değerlere göre gaddarca bir tavır olsa da aslında doğanın işleyişinde hep var olmuş bir olgudur. Güçlü olan, güçsüzü ezer ve istediğini yapar. Güçsüz ise adı üzerinde bir güce sahip olamadığından boynunu büker ve kaderine razı olur.

Şimdi bu açıdan baktığımızda güç nedir diye sormak lazım? Güç, güçlü olmak mıdır, yoksa bir özelliğe sahip mi olmaktır. Örneğin; zengin olmak bir güç müdür? Bedenen güçlü olmak, boyu uzun olmak, atletik bir vücuda sahip olmak, zeki olmak, cesur olmak bunlar güçlü olmanın özellikleri midir?

Şüphesiz ki Yüce Tanrı’nın kişioğluna verdiği bazı özellikler bu gücü belirleyicidir. Korkak o-lanla, cesur olan eşit olmayacağına göre, biri diğerinden bu bakımdan daha güçlü olacağına göre verilen özellikler, kişinin gücünü belirleyicidir mutlaka. Tanrı her kulunu belli özelliklerle yaratıp bu Acun’a gönderiyorsa kişideki o gücü oluşturacak unsurlar aileden; aileye- ulustan, ulusa- örften, adetten, kültürden geliyordur. Daha küçücük yaşında ata atlayıp, kılıç kuşanıp cengi öğrenen Bir Türk çocuğu ile babasıyla tarlasını sürmekten başka bir şey yapmamış olan Bir HollandalI eşit olmayacak cesareti ve savaşçılığı ile o Türk çocuğu, HollandalI çocuğu yere sermesini bilecektir.

Küçük yaşından beri ticaretin içinde olan, para kazanmasını iyi bilen biriyle, ticareti hiç görmemiş, paranın önemini bilmemiş biriside eşit olamayacak, biri ticarette büyürken, birisi rahatça zenginleşirken ötekisi gelişemeyecek ve maddi sıkıntılara gebe kalacaktır. Güçlerinde birbirlerine üstünlükleri olacağına göre daha büyük güce sahip olan diğerini alt e-decektir. Doğanın işleyişi bunun üzerine kuruludur.

Bu yüzden konumu güçlü olan Bolu Beği, Dağlarda gezen basit bir köy çocuğu olan Kö-roğlu’nun cesareti karşısında tarih sahnesinde yenilmiştir. Demek ki madden güçlü olmak, bir konuma sahip olmak; cesaret karşısında ezilebiliyor.

Başka bir açıdan baktığımızda da ne kadar güçsüz, kabiliyetsiz de olsa sayıca fazla olan; güçlü bir kişiye karşı bir güç elde ediyorsa, bu sayı fazlalığının gücünün önemini gösterir.

Kimdir Atsız?

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Edebiyat  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

kimdir atsızRuh Adam‘dır Atsız, bir ırkın ülküsünde yaşayan, adı, şanı bir yere bırakan…

Parlak bir alevdir Atsız, Türk’ün damarlarında parlayan, yüreğini Türklük’le dağlayan…

Coşkun bir ırmaktır Atsız, Türklük ağacını yeşillendiren, onu köklerinden besleyen,

Dürüstlüktür Atsız, ne düşünüyorsa söyleyen, “doğrudur” dediğine sadık kalan,

Cesarettir Atsız, mesleğinden olsa bile inandığına ters düşmeyen, bir noktasında bile istisna yapmayan…

Türkçe‘dir Atsız taa Altaylar’dan unutulanı hatırlatan, Türk’ün dilinde söz olan…

Türe’dir Atsız, Türk’ün yaşantısını öğreten, bakışını bilen, Türk’ü Türk eden…

Özdür Atsız, Türklüğün Tanrı’dan gelen en saf hali, kişioğlunun bozamadığı en baştan olan.

Irkçıdır Atsız, Türk Irkı’ndan başkasına inanmayan, ondan başkasını sevmeyen…

Hüseyin Nihâl Atsız’ı Özlerken

Tarih: 14 Ağustos 2012  |   Bölüm: Edebiyat  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

hüseyin nihal atsızHüseyin Nihal Atsız‘ı kaybetmemizin üzerinden geçen yıllar çoğaldıkça, Türkçülüğün yerine ikame edilen fikirlerin de hızla artışı göze çarpıyor. Büyük imha savaşlarında görülmüştür ki; bazen bir subayın kaybı büyük bir bölüğün şuursuzlaşmasına sebep olmuş, neticesinde mağlubiyeti hazırlayan etkenler içerisinde mutlak yer kazanmıştır.

Atsız’ın kaybı da yakın tarihimizdeki Türkçülük mücadelesine en olumsuz nispette tesir etmiş ,millet anlayışını ümmet siyasetiyle örtmekte başarı sağlanmıştır. Bunu söylerken tek bir örnekle durumun ciddiyetini anlamanız mümkündür: Türk olmayan yöneticilerinden icazet alarak, Büyük Türkçü Atsız için fikir yürütebilirle hakkına sahip olanlar, yetkili ağız gibi tanıtılıyorsa ve bu densizliğe fikri anlamda karşı koyulamıyorsa daha fazla açıklamaya lüzum olduğunu sanmıyorum.

Türkçülüğün yalın bir fikir değil, sorgulanamayacak bir inanç olduğunu anlatmaya çalışmıştı Atsız. Bu yaklaşımı sert bulanlar ve günübirlik Kültür Milliyetçiliği’nden yana olanlar şahsi yükselişlerine hızla devam ettiler; çünkü her siyasi hareket gibi onlar da, bu kutlu inancı bir getirim mevzisi olarak görmek garabetine fazlasıyla sahiptiler. Kendilerini Türkçü diye adlandıran komik kılıklı, dar fikirli siyaset uşakları, milletin dikkatini çekebilmek ve politik kazançlar sağlayabilmek duygusuna kapılarak Türkçülüğü bir tanıtım unsuru olarak görmekte ısrar edince, bu günkü gelinen nokta hiçbirimiz için sürpriz olmamıştır.

Eline geçen her fırsatta Türkçüler’e samimi olmalarını öğütleyen Atsız; Meçhul Askeri, tahttan feragat edebilen Kür Şad’ı bizlere örnek göstermiştir. Bu bir zayıflık olarak algılanmamalı, aksine ülkü için saf tutmanın zaten yeteri kadar büyük bir vasıf olduğunu, bu saflar içerisinde sıralananların bir gün mutlaka görevlendirileceğini idrak edebilmek gereklidir. Bahsedilen görev bugün için fikri yükselmeyi ve Türkçülük Ülküsü’nü yüceltmek için gerekli donanıma sahip olmamızı işaret ediyor.

Sırtlarını dayadıkları fikirsiz yığınlar sayesinde, hiçbir ilmi değeri olmayan yayınlarını yüksek fiyatlar karşılığında satanlar, Atsız’ın mirası olan Orkun Dergisi’nin maddi imkânsızlıktan dolayı kapalı kalmasını “iyi oldu, bizim önümüz açıldı” diye yorumlayıp hala utanmadan Türkçülük taslayabiliyorlarsa, fikir düzeyindeki konumumuz ve hasımlarımızın ne kadar şuur yoksunu olduğu apaçık ortadadır.

Türk Edebiyatının Çin Edebiyatına Etkisi

Tarih: 26 Temmuz 2012  |   Bölüm: Edebiyat, Tarih  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

türk edebiyatının çin edebiyatına etkisiTürkler zengin sözlü edebiyat geleneğine sahiptiler. Bunların bazıları Çince kaynaklara geçerek günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlardan biri “Tura Şarkısı”dır. “Tura Şarkısı”, Çincede “Chi Le Ge” (Türk Şarkısı) ismiyle bilinir.

Çin edebiyatında çok meşhur olan bu şiir, Japon Türkolog Masao Mori’ye göre, Bei Qi (Kuzey Qi) Devleti’nde bir general olan Hu Lücin (Altun) tarafından M.S. 546 yılında söylenmiştir. Turgun Almas, Hu Lücin (Altun) ismini Hogursur Altun olarak almıştır.

Hogursur Altun’un portresi ise Kuzey Qi döneminde yaşamış ünlü Uygur (Türk) ressamı Sao Zhongda tarafından tasvir edilmiştir.22 Tura şiiri aslen Türkçe olup, sonradan Çinceye çevrilmiştir.23 Bugün bile Çin’de herkesin ezbere bildiği bu şiirin Çince şekli şöyledir:

Chı le chuan, yin shan xia
Tian sı qiong lu, long gai si ye
Tian cang cang, ye mang mang
Feng chui cao di jian niu yang

Türkçe tercümesi ise şöyledir:

Tura vadisi, Çoğay eteği
Çadıra benziyor gök yüzü sanki
Kaplamış dört bucağı koynu
Gökyüzü masmavi, sınırsız bozkır
Rüzgâr esip otlar eğse baş
Gözükür arada koyun ve sığır.

Bu güzel pastoral şiirin Çin edebiyatında çok derin etki bıraktığı tartışılmazdır. Çin edebiyatı üzerinde Türk yazılı edebiyatının da etkisi söz konusudur. Örneğin Kumar, 8. yüzyılın sonu ve 9. yüzyılın başlarında yaşamış Budizm eğitimcisi ve şair olup Uygur (Türk) asıllıdır.

O, Miran’da, yani bugünkü Çarkalık’ta doğmuştur. Ana dili Uygurcanın yanı sıra, Çinceyi de çok iyi öğrenmiş, Çince olarak yazdığı şiirler son dönemlere kadar Çin okullarında okutulmuştur. Onun “Yazı Öğrenme”, “Çocuğuma Ders”, “Yırtıcı Kurtlar Üzerine Şikâyet”, “Kömürcü Dede” adlı şiirleri bulunmaktadır. “Çocuğuma Ders” adlı şiiri şöyledir:

  Yukarı çık!