Türklerde Halı Sanatı

Neolitik devrin sonlarına doğru bir kısım hayvanların ehlileştirilmesi yünlü dokumaların başlangıcı olduğu sonucunu doğurmuştur. İlk eğirmenin, liflerin iki el arasında oğuşturularak yapıldığı tahmin edilmektedir. Daha sonraları bu işin yarı yuvarlak bir taş ile diz üzerine oğuşturularak yapıldığı anlaşılmaktadır.

Eğirmeden önceleri, iki el arasında bir miktar yün oğuşturularak uzatılıyor, bunun ucuna bağlanan bir taşın döndürülmesi ile de büküm veriliyordu. Daha sonraları taş yerine ağaç kullanıldı. Böylece ilk iğler meydana gelmiş oldu. Daha sonraki iğlerin kilden (Ağırşak) yapıldığı biliniyor.

Orta Asya’da Türkistan’da yapılan kazılarda Neolitik devir katlarında, kil, taş ve kemikten yapılmış değişik büyüklük ve ağırlıkta pek çok Ağırşak bulunmuştur.

Raphael Pumpelly başkanlığındaki bilim heyeti tarafından Türkistan’da Anav bölgesinde kuzey ve güney istikametlerinde iki Kurgan’da yapılan kazılar sonucunda elde edilen bulgular medeniyetin merkezini Orta Asya’ya kaydırmıştır.

İlk Türk vatanı olan Orta Asya (özellikle verimli sahaların bulunduğu Doğu ve Batı Türkistan), dünya medeniyet tarihinin en önemli merkezlerinden biridir.

Anav kazıları yerleşik ve yarı göçebe bir kültürü ortaya çıkarırken; I., II., III. Ve IV. Kurgan kültürleri arasında bulunan M.Ö. 8000 yıllarına ait taştan el değirmenleri, iplik bükme aletleri, kilden ve taştan ağırşaklar, tezgahlar ve dokuma parçaları ile Türkistan’ın Anav medeniyetine ait geçmiş kültüründen daha eski bir çağda 2000 yıl devam etmiş olan bir medeniyetin, dokuma sanatının hayali ile karşılaşıyoruz. O zamanlarda kadınlar iplik büküyor, dokuma yapıyor ve geçmiş zamanlardan miras kalan boyalarla yünü boyuyorlardı. Günümüzden 11000 yıl önceye tarihlenen Anav medeniyetinin kıdeminden daha eski bir kıdem hiçbir kültür ve medeniyete verilemediğine göre Türkler, insanlık tarih ve medeniyetine; atı ehlileştiren, medeni işleyen millet olmaktan başka ilk halı, kilim, zili, şat, varda gibi dokuma sanatlarını armağan eden millettir. Bilhassa Doğu Türkistan, dünya medeniyet tarihinin en önemli merkezlerinden biridir. Ayrıca S. V. Kiselev’in Altay ve Sayan dağlarında yapmış olduğu kazılarda IX-VIII. yüzyıllara ait Türk mezarlarını ortaya çıkarmıştır. Bu mezarlar M. Ö. 800-700 yılları Türklerine ait eşyalarla, halı ve diğer yaygı türü dokumalarla doludur. Yine Nouin-Ola’da bulunan duvar halısı ve keçe işleri ile Anadolu Türkmen halı dokumaları da dikkati çekecek bir benzerlik içindedir. Altay eteklerinde Bisk mevkiindeki Pazırık buluntularında atlarla birlikte ele geçen eğerlerin etrafının genellikle sarkan kordonlar veya püsküllerle süslenmiş olması, Türk halı sanatının en güzel bulgularını veriyordu. Tüm bu özellikler bütün Orta Asya çadır sanatının özellikleriyle aynen çakışıyordu. Doğu Türkistan’da Lou-lan’daki buluntularla Kerkal kurganlarında bulunanlar gene geleneksel Türk Kültürünün izlerini taşımaktadırlar.

Bu kurganlarda da taş ağırşaklar ölünün ayak ucunda bulunmuştur. Ağırşakların kadın cesedinin ayak ucunda bulunuşu, Türklerde halı ve diğer yaygı türü dokumaların kadınlar tarafından yapıldığının bir delilidir. M.S. VIII. yüzyılda yazılan Çin Tu-yan ansiklopedisinde M.S. V. yüzyılda Çin ile ticaret yapan Suğdak (Soğd) ülkesine Türkmen ülkesi denmesi, Türkmenlerin o yüzyıllarda İranlı Sogal ve As(Alan)larla yanyana yaşadığını göstermektedir. Türkmenler, halı sanatını komşularına farklı bir sitilde öğretmişlerdir. Eski bir Türk sanatı olan halıcılığın, M.S. XI. asıra kadar muhafaza etmiş olan Hazarlarda da Göktürklerde olduğu gibi çadır sanatının ileri ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyoruz.

İbnatham Ak-küfi tarihinde; bir savaşta Hazar Türklerinden Arapların eline geçen arabalı çadır (Derme ev) hakkında şöyle denilmektedir :

“Bu arabaya Hazar şivesinde Edade ya da Aleda da denir. Bunun her tarafı halılarla döşeli olup üzerinde altın-ipek dibaç ile örtülü kubbe yükselir” . Bütün bunlar, Hazar Türklerinde halı dokumacılığnın diğer Orta Asya Türk boylarında olduğu gibi yaşantılarının ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermektedir. Diğer Türk topluluklarından olan Uygurlarda, Suvarlarda dokumacılık çok ileridir. Halı dokumacılığı Türklerin sadece günlük yaşantıları değil, hemen bütün sosyal yaşantılarına, yapıtlarına kadar girmiştir.

Çünkü yurtların veya evlerin döşenmesi ve süslenmesi, halılar, kilimler, yün veya ipek dokumalarla sağlanırdı. Çamurla sıvanmış yere hasırlar yayılır, halılar da bunların üstüne serilirdi. Ayrıca çadırların içi, güneş sıcağından korunmak üzere halılarla dublelenirdi. Halı dokumakta kullanılan teknik, heybelerin, atların haşalarının, döşek ve yorganların kilimlerin yapılmasında da kullanılırdı.

Turfan, Kara Hoça, Hotan gibi eski Türk şehirleri ile Türkistan ve Horasan şehirlerinde bulunan halılar, Türk halı sanatında kullanılan üslup ve teknik hakkında kesin bilgiler vermektedir. Aurel Stein, sitayişle bahsettiği bu Türk halıları ile ilk halı dokumacılığının Türkler tarafından yapıldığını vurgulamaktadır.

Kuçar’da Uygur tapınağı kalıntıları arasından gün ışığına çıkarılan halı parçasını inceleyen Falkenberg, “beşinci ve altıncı yüzyıllarda Türklerde oldukça ilerlemiş teknikte işlenen halı sanatının varlığını” kabul ediyor. Halıyı incelediğimizde, keçi kılından yapılmış olduğunu görüyoruz. Üzerindeki motif ise, ejder kuyruğudur. Ve yine karakteristik eski Türk halılarında kullanılan kırmızı (bakır), sarı ve kurum rengini bu halıda görebiliyoruz. Orta Asya Türk halı tekniğini incelediğimizde, birbirinden ayrı iki sistemle karşılaşıyoruz. Biri atkı ile yapılan çok basit şekildir ki asıl teknik düğümlü dokuma şeklidir.

Ana yurdun çeşitli kaynaklarından Moğollara kadar takip edebildiğimiz çok köklü bir geçmişe sahip Türk halı dokumacılığını Anadolu’da aynı özelliklerle izliyoruz. İlk yurtlarında en eski dokuma ham maddeleri olan yün, keten, ipek ve pamuğu halı dokumacılığında büyük bir ustalıkla kullanmış olan Türkleri, ata mesleği olan bu sanatı Anadolu’da Selçuklularla en üst seviyeye çıkarmış olarak görüyoruz.

Çatal Höyük kazılarında M.Ö. 6000 yılına tarihlenebilen mabet duvarlarında renkli duvar halılarının bulunuşuyla, şimdi olduğu gibi Neolitik devirde de Anadolu’nun verdiği en tipik örnek olduğu görülmektedir. Ve yine bütün bu noktalardan anlaşıldığı gibi, boyacılığın da o devirde bilindiği görüşüne varılmaktadır.

>> Sonraki Sayfa >>

Bu konuya henüz yorum yapılmamış. Düşüncelerini paylaşan ilk insan olmaya ne dersin?

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!