Türkçe’nin Tarihi Gelişimi

Türkçe, dünya dilleri içinde mühim bir yere sahip olup; Ural-Altay dil ailesinin, Altay koluna mensuptur.

Dilimiz bilinen tarihi gelişimi içerisinde eski Türkçe ve yeni Türkçe olmak üzere iki alanda incelenmiştir. Buna tekabülen eski ve yeni olmak üzere iki gramer yapısına sahiptir. Eski Türkçe devrinden evvel ise Türkçenin bilinmeyen karanlık devirleri gelir. O devirler artık Eski Türkçenin Çuvaşça, Yakutça ve Moğolca ile birleştikleri devirlerdir.

Eski Türkçe dönemi milletimize ait olan ilk yazılı vesikalarla başlar. Buna binaen; ıgyo senesinde, Alma Ata’nın 50 km yakınındaki küçük bir kasaba olan Esik’te bulunan altın elbiseli adam mezarının yanındaki gümüş bir tasın üzerindeki yazıları anmak yerinde olur. M.Ö. 5. yüzyıla ait olan ve Orhun Yazıtlarındaki alfabeyle yazılan bu taş üzerindeki yazılar tarihimizin ilk yazılı vesikasını oluşturmaktadır. Taş üzerinde yazanlar:

“Han’ın oğlu 23’ünde öldü, Esik halkının başı sağ olsun.”ı

Bunun yanında Nihat Sami Banarlı, Tanrı Dağlarında muhtemelen M.Ö. 5 asra ait ve kayalara yazılmış Türkçe kitabelerin bulunduğundan bahsetmektedir. Ancak bu kitabeler hakkında pek bilgimiz bulunmamaktadır.

M.Ö. 2. asra geldiğimizde elimizde yazılı vesika olarak Tanrıkut Mete’nin Çin imparatoruna ve dolaylı olarak Çin imparato-riçesine yazdığı mektuplar mevcuttur.

Çince mi Türkçe mi yazıldığı belli olmayan bu mektupların ilki yazıldığında; Çin imparatoru Kao-ti ölmüş, yerine oğlu Yyao-Hoeyi-Tİ geçmişti, fakat bu yeni imparator henüz çocuk yaşta olduğundan devleti, Tanrıkut Mete’nin nefret ettiği kraliçe yönetmekteydi. Imparatoriçeyi karısı olarak almak istediğini sert bir üslupla dile getiren ve M.Ö. 192 senesinde yazılan mektup şöyledir:

“Bataklıkta doğmuş, atlar ve öküzler arasında kırda büyümüş kimsesiz ve yıpranmış padişah! Çin’de gezmek için birkaç defa sınırınıza gelmiştim. Kimsesiz ve yıpranmış imparatoriçe taht üzerinde yalnızdır. Yalnız olarak yaşıyor. Her iki padişah can sıkıntısı içinde. Bende olmayanı bende olanla değiştirmek istiyoruz. “2

Mete Yabgu’nun yazdığı ikinci mektup M.Ö. ıy6 senesine aittir. Çin imparatorunun, Kunların Çin sınırına yaptığı akınlardan ve yapılan savaşlardan yılmasının neticesi olarak Mete Yabgu’ya barış yapılması dileğinde bir mektup yazması sonucu Mete Yabgu da bu mektubu yazmıştır:

“Gök tarafından tayin edilen Kunların büyük yabgusu saygı ile Hiao-ven-ti’nin sağlığını diler. Geçenlerde Ven-ti barış ve kardeşlik hakkında mektup yazmıştı. Bu, her iki tarafın da menfaatine uygundur. Çinin sınır memurları batı beğini tahkir etmişler. O da bana arzetmeden Ilu-heu-nan-çi ve birkaç kişinin kışkırtmasıyla Çin memurları ile kavgaya girişmiştir. Şu suretle iki devlet arasında yapılan antlaşmayı bozmuş ve kardeşlik yakınlığımızı parçalamıştır. Bu suretle Çin devletini güç mevkie düşürmüştür. Ven-ti’den teessüf beyan eden iki mektup alınmıştır. Lâkin cevabını götüren elçi dönmemiş. Çin elçisi de geri dönmemiştir. İşte bu, iki komşu devlet arasında hoşnutsuzluğa sebep olmuştur. Antlaşma aşağı memurlar tarafından bozulduğu için batı beyi buna ceza olarak batıda Yüeçiler üzerine gönderildi. Göğün inayetiyle askerlerimiz sağlam, atlar güçlü oldular. Yüeçileri yendiler. Kılıçtan geçirip veya itaate alıp Leu-lan, Usun, Huse ve diğer 26 ülkede karar kıldılar. Bu ülkelerin ahalisi Kun ordusu arasına geçip bir aile oldular. Şimal taraflarında sükûnet ve asayişi yerleştirdikten sonra savaşa nihayet verip askerleri dinlendirmek ve atları semirtmek gerektir. Sınırdaki ahalinin eskisi gibi rahat etmesi için gelip geçenleri unutmak ve eski antlaşmayı yenilemek lazımdır. Küçükler büyüsün, ihtiyarlar ömürlerini rahat rahat geçirsinler. Gelecek nesiller barışın tadını alsınlar. Ven-ti’nin fikirlerini almadığımız için ona elçi olarak Sidutseni gönderdik.

1 deve, 2 binek atı ve 8 araba atı göndermeye cesaret ediyorum. Eğer Ven-ti, Kunların sınıra yanaşmasını istemiyorsa ahalinin sınırdan uzak oturmasını memurlarına emretsin.”3

Hüseyin Nihal Atsız bu mektubu şöyle yorumluyor: “Bu mektuptan anlaşıldığına göre, Kun yabgusu nazikâne cümleler altında tehdit etmesini biliyordu. Kuncadan Çinceye, Çinceden Rusçaya, Rusçadan da günümüzün Türkçesine çevrilen bu mektup, dilden dile üç defa tercüme olunmuş olmasına rağmen Kun Dili’nin pek de iptidai bir dil olmadığını gösterse gerektir. “4

Çin imparatorunun yazdığı mektubun da Deguignes tarihinde geçen şu mektup olması muhtemeldir:

“Şayet bende daha çok hikmet ve fazilet olsaydı bu felaketler olmazdı. Bu sürüp giden felaket içinde iç ve dış için mutlu bir barış yapmak çarelerini aramaktan geri kalmadım. Çok kez Kun ülkesine sefirler gönderdim. Han’a benim gerçek emellerimi anlatmayı başardım. Emellerim iki milletin de hayrına yönelmiştir. Han bunları anladı. Doğruluğunu kabul etti. O da hayır ortaklığında kendi elinden geleni yapmak niyetindedir. Her ikimiz de geçmişi unutuyoruz. Tebalarımızın hayır ve selameti için birleşiyoruz. Bir hükümdarın vazifelerinin en önemlisi ailesi arasında anlaşma ve birleşmeyi kurmasıdır. İşte bu görevi yapmada başarılı olabileceğimi söyleyebilirim. “5

M.Ö. ııg senesinde yapılan bir savaşın kaybedilmesinin ardından Kunların söylediği bir türkü de Çinceye çevrilip, aslı bozulmuş olsa da tarihimiz açısından yazılı bir vesikadır. Türkü şöyledir:

“Yen-çi-şan dağını yitirdik Kadınlarımızın güzelliğini aldılar Si-lan-şan yaylasını yitirdik Hayvanlarımızı üretecek yeri aldılar. “6

M.Ö. 8g yılında Kun Eli’ne yürüyen 140.000 kişilik Çin ordusunu yenip kumandanını tutsak eden Huluku Yabgu’nun Çin sarayına yolladığı bir mektup da bizim için mühim bir vesikadır:

“Cenupta büyük Han sülalesi hükümet sürüyor. Şimalde ise güçlü Kun sülalesi hükümet sürüyor. Kun, göğün mağrur oğludur ki ufak saray teşrifatı ve merasimine ehemmiyet vermez. Ben şimdi Han ülkesine olan geçitleri açmak ve Han sülalesinden bir kızı kendime zevce almak istiyorum. Şu şartla ki: Han sülalesi eski antlaşma mucibince bana vergi olarak iyi şarap, 50.000 hu pirinç, 10.000 parça muhtelif kumaş ve dokuma takdim eder. Bundan sonra sınırda yağma ve talan olmaz. “7

Bu vesikalardan sonra Prof. 5.E. Malov’un 5.asra ait olarak kaydettiği Yenisey Yazıtları gelir. Bu yazıda Kullanılan 150’den fazla şekil, olgunlaşarak 8. asra ait olan Orhun Yazıtlarında kullanılan 38 harfli ilk milli alfabemizin temelini oluşturmaktadır. Yenisey Yazıtlarından:

“Küçüklük adım Çubuş İnal, yiğitlik adım, KümüI Öge’dir. 5 yaşımda babasız, 1 g yaşında öksüz kaldım. Katlanıp, çalışıp 30 yaşımda Öge oldum. Sonra devlet adamı olup İl Tutuk payesini aldım. 60 yaşımda öldüm. “8

Orhun Yazıtları ise; Bilge Tonyukuk’un 720 yılında kendi adına diktirdiği ve Yollug Tigin’in yazdığı; 732′ de Kültigin, 735’te Bilge Kağan adına dikilen yazıtlardan mürekkeptir.

Kimi bilginlere göre eskiArami Yazısından Saka Türklerinin alıp ilk olarak kullandığı bu yazı, kimi bilginlerce de eski Türk damgalarından çıkmıştır. Bu yazıda, ok okunan harfin oka, y okunan harfin bir yaya, s okunan harfin süngüye, t okunan harfin bir dağa(tağa), b okunan harfin de bir eve, çadıra benzediği ilk bakışta görülmektedir. Bunları arttırmak mümkündür ki bu, yazının kökeni hakkında ikinci görüşün doğru olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Hatta birinci görüş doğru olsa bile en azından yabancılardan alınan bu yazının zamanla Türkleştiği muhakkaktır.

Bugün pek çok araştırmacı ve yazar Eski Türkçe Dönemini yukarıda bahsettiğimiz Orhun Yazıtları ile başlatmaktadır. Göktürk Yazıtları olarak da bilinen bu yazıtlardan sonra Eski Türkçe dönemi 12.13. asırlara kadar uzanır ve yerini Yeni Türkçeye bırakır. 8. asırdan, 13. asra kadar uzanan bu devri kendi içerisinde; Göktürk, Uygur ve Karahanlı dönemleri olmak üzere üçe ayırabiliriz. Orhun Yazıtları, Kültigin abidesinden:

“Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşakmış. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp, uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi, bilgili insanı; iyi, cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldatıp çok çok, Türk Milleti öldün. Türk Milleti öleceksin, güneyde Çogay Ormanı’na, Tögültün Ovası’na konayım dersen, Türk Milleti, öleceksin!”

Dokuz Oğuzlar; 545 senesinde Aparlara karşı ihtilal tertip ederek Türkeli’ndeki Apar hâkimiyetine son veren ve Türkeli’ni kendi hâkimiyetine alan Göktürklerin tabiiyetinde yaşıyordu. Zaten Göktürklere pek sıkı bağlarla bağlı olmayan ve zaman zaman isyan eden Dokuz Oğuzlar 745’te büyük bir ihtilal ile Göktürk hanedanlığını devirdi. Böylelikle Türkeli’nde Gök-türklerden sonra Dokuz Oğuz hâkimiyeti başladı.

Bu devrede Dokuz Oğuzlar, kendilerinden önce Göktürklerin kullandığı Orkun Alfabesi’ni kullanıyorlardı. Gelenek ve görenekleri de Göktürkler ile aynıydı. Çünkü Bilge Kağan’ın söylediği gibi Dokuz Oğuz ile Göktürkler aynı milletten aynı ırktandı. Dokuz Oğuzların bu ilk hâkimiyet devresinde bıraktığı eserlerin en önemlisi “Tengride Bolmuş İl Etmiş Bilge Kağan” adına dikilmiş olanıdır.

Birçok yerleri okunmayacak kadar yıpranmış bu kitabelerde Moyunçur Kağan ile babası Kutluk Bilge Kül Kağan zamanındaki askeri ve siyasi hadiseler konu alınmıştır.

840 yılında Kırgızların isyanıyla yıkılan Dokuz Oğuz Hanedanlığı, Dokuz Oğuzların bu günkü Doğu Türkistan’ a göçleriyle orada tekrar hayat bulabilmiştir. Ayrıca bundan sonra Dokuz Oğuzlar genellikle Uygur ismiyle anılmıştır.

Bu devirde Budist, Maniheist, Nasturi tesiriyle karşılaşan Uygurlar milli Türk alfabesini bırakıp Soğd alfabesini kullanmaya başlamışlardır. 18 harften oluşan bu alfabe Türkçenin zengin ses dağarcığını karşılayamamış, Türkçenin gelişimini yavaşlatmıştır. Bu devire ait bir Uygur ilahisi g:

“Tang tengri kelti “Tan tanrı geldi Tang tengri özi kelti Tan tanrı kendisi geldi Tang tengri kelti Tan tanrı geldi Tang tengri özi kelti Tan tanrı kendisi geldi

Turunglar kamug begler kadaşlar Kalkınız bütün beyler kardeşler Tang tengrig ögelim Tan tanrıyı övelim

Körügme kün tengri Gören güneş tanrı Siz bizi küzeding Siz bizi koruyun Körünügme ay tengri Görünen ay tanrı Siz bizi kurtgarıng Siz bizi kurtarın

Tang tengri Tan tanrı Yıdlıg yıparlıg Rayihalı, mis kokulu Yarukluğ yaşukluğ Işıklı, ışıltılı Tang tengri Tan tanrı Tang tengri Tan tanrı

Tang Tengri Tan tanrı Yıdlıg yıparlıg Rayihalı, mis kokulu Yarukluğ yaşukluğ Işıklı, ışıltılı Tang tengri Tan tanrı Tang tengri” Tan tanrı”

Dokuz Oğuzların inkırazından sonra Türkeli’ndeki birlik bozulmuştu. Türk Boyları dağınık vaziyette bulunuyorlardı. Bu sıralarda önceleri Batı Göktürklerin mühim bir kısmını oluşturan Türgiş, Karluk, Çiğil, Tuhsi, Argu Boylarının temellerinin oluşturduğu Karahanlılar, Türkleri kısmen bir araya getirmeyi başardı. ıo.yy’da Satuk Buğra Han zamanında İslam’ı devlet dini olarak kabul eden Karahanlılar Türklüğü yeni bir medeniyete soktular.

Atalarımız ilk mühim İslami eserlerini bu sırada verdi. Bunlar tarihi sırasıyla:

– Yusuf Has Haclp’in >Kutadgu Bilig

– Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı> Divanı-ı Lugat-itTürk

– Edip Ahmet Yükneki’nin yazdığı> Atabetül Hakayık

– Hoca AhmetYesevi’nin yazdığı> Divan-ı Hikmet’tir.

Kutadgu Bilig’ten:

“Hakan, Ögdülmiş’e soruyor:

Şimdi bana söyle, beylerin işini gören ordu kumandanı olan adam nasıl olmalı?

Ögdülmiş cevap verdi ve dedi:

Düşmana karşı sert ve eli üstün ola… Kumandan oğlum, kızım, kadınım diye düşünmiye; yerim, ailem ve bağlarım diye gümüş servet toplamıya… Cesur, çok akıllı olmalı, düşünceli ve hayırhah olmalıdır… Düşmanla alev gibi, er gibi vuruş. Ecelsiz ölüm yoktur. Başka türlü olmaz…”ıo

Divan-ı Lügat-itTürk’ten:

“Bize ad olarak, Türk adını ulu Tanrı vermiştir dedik. Çünkü bize: Kaşgarlı Halef oğlu İmam Şeyh Hüseyin, ona da Ibnül Garki denilen kimse, Ibnü Ebdül-Dünya denmekle tanınan Eş-şeyh Ebubekr El Müfit-ül Cerverani’nin ahir zaman üzerinde yazmış olduğu kitabında ulu peygamberimizi(yalvaç) tanıkla varan bir hadisi şöyledir: ‘Yüce Allah, benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim, onları doğuda yerleştirdim. Bir millete kızarsam, Türkleri o millet üzerine musallat kılarım, diyor.’ İşte bu Türkleriçin bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde yerleştirmiş ve onlara kendi ordum demiştir.”ıı

Timur AYDIN

Kaynakça:
ı ) Türklerirı Altın Kitabı, c. I, s. 33
2 ) Türk Edebiyatı Tarihi, Atsız, s. 85
3 ) Atsız, a.g.e., s. 85, 86
4 ) Atsız, ag.e., s. 86
5 ) Büyük Türk Tarihi, Deguignes, Türk Kültür Yayını 1976, c. I, s. 166
6 ) Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sami Banarlı, Fasikül I, s. 45
7 ) Atsız, a.g.e., s. 87
8 ) Nihat Sami Banarlı, a.g.e., s. 57 g) Nihat Sami Banarlı, a.g.e., s. 46
10 ) Gökbörü, 1943, sayı 4, Kutadgubilik’ten parça, Prof. Abdülkadir inan
11 ) Türk Dilleri Divanı”, 1. cilt, s. 5-6, Urumçi halk neşriyatı, 1981

  1. sinem
    2 Kas, 2014 - 19.42 | #1

    Bizim bir tane naromuz var tanzimattan giriyor uzaydan çıkıyor.

  2. su
    18 Kas, 2013 - 19.20 | #2

    kısaaaaaaaaaa dedim kısaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!