Tanrı Türk’ü Korusun! (Hikaye)

M.S.- 485, Hazar Kıyıları…

tanrı türkü korusunHüzünlü ve sessiz asker kampının üzerindeki gök ve hemen yakınındaki Hazar, birbirleri ile uyum içerisindeydiler. Günlerdir yağmur yağdıran bulutlar da askerler ile birlikte sessizliğe bürünmüştü. Hazar rengini yitirmiş, en ufak bir dalgalanma göstermiyordu. İçi iyice sıkılan Komutan Sungur, otağından çıkıp girişteki nöbetçi askerlere baktı;

” İçimi parçalayan düşmanın kılıcı olsaydı da askerimin sessizliği olmasaydı… ”

Komutan Sungur yürümeye devam etti. Askerlerinin çoğu ağaçların gövdesine yaslanmış, gözlerini kapatmış, ancak her an düşman gelebilir düşüncesi ile uykuya dalmıyordu. Kılıcını avucunda hafifçe gezdiren bir asker dikkatini çekti. Yanına yaklaştı;

– Bütün askerlerimin içerisinde en hareketli sensin Ozan…

– Ben kamların gençleri toplayıp kahramanlık masalları anlatarak uykusunun gelmesini sağladığı bozkırlarda büyümedim Komutan. Kahramanlık destanının ta kendisinde büyüdüm. Kılıcımla uyurum elbet…

– Bu nasıl kahramanlık destanıdır? Hangi kahramanlık destanında böyle sessiz bir asker kampı duydun?

Ozan önce cevap vermedi. Sonra sinirinden kılıcıyla elini kesti. Eli kanarken gözlerini Sungur’un gözlerine dikti;

– üç gün önce olanları hatırla komutan! Bu ordu değil de kim sessizliğe bürünsün?

Sungur bir an durmadan düşünmeye başlamıştı. Bekliyordu bu cevabı. Hazırlıklıydı ama yine de üç gün öncesinde yaşananları hatırlamadan edemedi.

Sahi ne olmuştu üç gün önce?

Hazar Denizi’nin kuzeyi, üç Gün Öncesi…

Deli gibi yağmur yağıp gök gürülderken, Tanrı’nın Ordusu da yeryüzünde gürlüyordu. Birbirleri ile çarpışan kılıç seslerinden çok ölen adamların sesleri duyuluyordu. Komutan Sungur, Ozan, Gök Alp başta olmak üzere bütün askerler adeta kendilerinden geçmiş, Hazar kıyılarına bilmeden bir hata yapıp çıkıp gelen Erguni adlı kavmin savaşçıları, yağmurdan bile çok ağlıyordu!

Az sonra çarpışma bitmiş, Komutan Sungur ve kardeşi Gök Alp savaş alanını gezmeye başlamıştı. Yağmur da azalmıştı. Gök Alp, başını göğe kaldırıp yakarmaya başladı. Sungur’da ondan geri kalmadı. Yakarış bittikten sonra, Gök Alp, yerde yaralı bir Erguni görüp ona doğru yöneldi. Erguni, mırıldanıyordu;
-Yardım edin…

Yiğit savaşçı Gök Alp, bir an düşünmeden Erguni’ye doğru eğildi;

– Az önce savaştık ama seni de böyle bırakamayız. Yardım edeceğiz.

Bir anda gök gürüldedi. Komutan ve askerler ani gürleme sonucunda irkilip şaşırdılar. Yağmur bu kez daha şiddetli yağıyordu. Sungur gülümseyip askerlerine döndü;

– Çok sevindikte Gök Tanrı mı kızdı ne?

Bütün askerler gülerken, Sungur donakalmıştı. Askerler bu hale bir anlam veremediler. Bazı askerler, donakalmış Sungur’un gözlerinden yağmur damlaları değil de gözyaşı akmaya başladığını fark ettiler. Nihayet arkalarını döndüklerinde, yerde yatan ve ölmekte olan Gök Alp’i gördüler. Komutan Sungur koşarak Gök Alp’in yanına eğildi ve başını elleri arasına aldı;

– Kardeşim!

– Sungur beğ…

Gök Alp daha fazla konuşamadı. Artık onun da yüzünden akan yağmura, ağzından akan kan eşlik ediyordu. Gök Alp, yardım etmek istediği bir Erguni’nin ihaneti sonucu uçmağa varmıştı. O uçmağa vardığı gece, Gök Alp’in çok sevdiği yurdundaki Kam, uzaklarda olmasına rağmen her şeyi hissetmişti, insanların anlam veremediği birtören düzenleyen Kam, insanlara Gök Alp’in uçmağa vardığını söyledikten sonra, herkes yakarmaya, bağırmaya başladı. Küçük çocuklar büyüklerinin kendilerini yerden yere atmasına, ağlamasına anlam verememişti. Kam ise davulunu yere bırakmış, elindeki bitkileri havaya atıp duruyordu…

Sungur, kendine geldi. Dönüp tekrar Ozan’a baktı;

– Uçmağa varan yiğit kardeşim, ne ilk ne de son kaybımızdır.

– Mesele artık yanımızda olmaması değil komutan! Daha üç gün geçmeden Erguni köylülere yardım edelim diyorsun!

– Dövüşürken bütün savaşçılarını öldürdük. Hak etmişte olsalar, masumlar bizden yardım istedi mi yardımımızı edeceğiz. Biz asil bir budunuz.

– Pekala…

Ozan üstelemedi. Zira kendi gördüklerini de hatırlayınca, içten içe kendine kızmaya başladı. Önceki gün avlandıktan sonra kampına geri dönen Ozan, dönüş yolunda zavallı ve sefil bir hale düşmüş olan Erguni köylüleri görmüş ve onlara acımıştı. Bundan ötürü kendine kızıyordu işte. Biraz da, ” Nasıl acırım? ” diyordu da bundan ötürü de kendinden utanıyordu. Bir de dönüş yolunda sürekli “Tanrı Türk’ü korusun ” diye yakarmıştı.

Savaşçılarının tamamı yok edilen Erguniler, çaresizdi. Pek çoğu da açtı. Bu yüzdendi ki, şimdi Sungur’un dört asker ile gönderdiği yiyeceğe ve giyeceğe saldırıyorlardı. Üstelik yardım bununla da sınırlı kalmamıştı. Ergunilerin çadırları da tamir edilecekti! Türk askerleri şaşkındı. Biri dayanamadı; -Savaşmayı bilmeyen budunun sonu buymuş demek…

Diğerleri de O’na hak verdi.

Hava git gide aydınlanıyordu. Kamptaki askerler kendilerine gelmeye başlamıştı. Şimdi, atlarını hazırlıyorlardı. Biraz önce keşifçiler gelmiş, Erguni köyüne doğru beklenen düşman birliğinin hareket ettiğini bildirmişlerdi. Komutan Sungur’un bahsettiği yardım da tam olarak buydu. Bu düşman askerlerini karşılamaya gidecekTürklerin moralini yerine getirecek olan, dövüşmek olsa gerekti.

Artık gök, bulut esaretinden kurtulduğunda, atlıları ile hızla köye hareket eden Türk askerinin içi de aydınlanmaya başlamıştı, iki gün dövüşmemiş olmak, iki yıl sevdiğini görmemiş olmaktan beterdi onlar için. Kimisi, dayanamayıp hafif bir gülümser yüz ifadesi ile atını sürüyordu. Neşelenmişlerdi de artık.

Nihayet köye vardıklarında, onları bir sessizlik karşıladı. Elli kişilik buTürk birliğinin atlarının sesleri haricinde, bir kuş, bir böcek sesi bile yoktu. Sungur dayanamadı;

– Ölüm sessizliğine benziyor bu.

Atlıların arasından gelen Ozan, öne doğru çıktı. Sungur’a bir bakış attıktan sonra küçük bir çadırın önünde yerde yatmakta olan bir beden gördü. Atından inip yanına gitti. Yardıma gelenTürk askeriydi bu. Ölmüştü. Hemen ayağa kalkıp kılıcını çekti. Ancak bir ok tam göğsüne isabet etti. Herkes şaşırmıştı. Ozan’ın küçük gözleri sonuna kadar açıldı. Etrafta düşman aradı. Dizlerinin önüne çöktü. Buğulu gözler ile son seçtiği karaltı, Sungur’dan yardım istemeye geldiğini gördüğü Ergunilerden biriydi. Konuşmak istiyordu ama sanki
içinden biri sesine ve nefesine kilit vurmuştu. Zorla, “Tanrı Türk’ü korusun ” diyebildi. Hayatı boyunca ettiği tek yakarış, sonuncu kez diline gelmişti Ozan’ın. Uçmağa vardı…

Bütün bunlarOzan için değil ama diğerleri için sanki bir kerede olmuşçasına ne olduğunu anlamadan çadırdan çıkıp gelen saldırganlar, pekTürk çerisini ne olduğunu anlayamadan ok yağmuruna tuttu. İçlerinden bazıları da mızrakları ile atları öldürmüş, yere düşen çerileri öldürmekten geri durmamıştı.

Şimdi sesine ve nefesine kilit vurulmuş olan komutan Sungur’du. Konuşamıyordu ama açık görüyordu. Çevresinde ölülerin arasında bakınanların kendisini aradığını biliyordu. Çünkü bu aranan adamlar, Erguniler’di. Nihayet, genç bir Erguni, Sungur’un yanına eğildi. Sungurda nihayet konuşmayı başardı;

– Albız dedikleri bu olsa gerek…

Sungur gülümsedi. Çok haklıydı bu söylediklerinde. Genç adamın yüzündeki ifade Albızı bile kıskandırırdı. Sungur o yüzü daha fazla görmeden ölmeyi diledi. Bir türlü ruhu göğe yükselmiyordu. Gözünü açıp kapattıkça, kendisini hala göğe bakar halde bulması canını sıkıyordu.

Az sonra, düşman askerleri ile Ergunilerin lideri arasında bir konuşma geçtiğini gördü. Erguni, düşman askerinden iki kese almıştı. Ödülüydü bu. Fakat düşmanın ödül olarak gördüğünü ceza olarak görmüş olsa gerek, bağırıp çağırıyordu. Sesi, kellesi bedeninden ayrıldığında kesildi. Sungur, son anlarında Ergunilerin kadın çocuk demeden nasıl kesildiklerini görmüştü. ” Gök Tanrı bu kez kızmamış demek ” dedi. Gülümseyişi son oldu, uçmağa vardı.

*

Sungur’un ve tabi ki torunlarının, Türk Milleti’nin son kez uğradığı ihanet değildi bu. Defalarca zulümden kurtardığı, saraylarda adam ettiği, malını mülkünü arttırmasını sağladığı kavimler, bu ihaneti kimi zaman daha büyük bir boyutta gerçekleştirecekti.

Ermeni ihanetleri zamanlarında, Paşaların ziyaret ettiği Türk köylülerinin, kazığa geçirilmiş olan onca köylüye ve bunları yapan haine, hainin ihanetine rağmen gülümseyerek paşaları karşılıyor olması, tarihten küçük bir hikâye kesiti ile görüldüğü gibi Komutan Sungur’dan ve atalarından Türk’e miras kalmıştı.

Binlerce yıl geçse de, tıpkı binlerce yıldır olduğu gibi “Türk ” kalacak olan Türk Milleti, ihanete uğradıklarının bile hafızasında, ” Mert, töreli, güçlü ” ve tabi ki ” bilge ” olarak yer etmiştir, edecektir.

Tanrı Türk’ü Korusun!

Yusufhan Güzelsoy

Bu konuya henüz yorum yapılmamış. Düşüncelerini paylaşan ilk insan olmaya ne dersin?

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!