Osmanlı (İstanbul) Sarayında Nevruz Tatlıları

Şekerbura tatlısı

Osmanlı şehzadeleri idare eğitimlerini Manisa ve Amasya’da alıyorlardı. Kanunî Sultan Süleyman şehzade olarak Manisa’da kalırken anası Hâfize Sultan burada bir Dar-üş Şifa (Şifa Kapısı) kurmuştu. Burada da tedaviler için ot macunları hazırlanıyordu. Geçirdiği bir hastalık sırasında 41 çeşit bahar, ot ve malzeme karıştırılarak yapılmış yapılan bir macun, hayatını kurtardı. Validesini kurtaran bu şifalı macunu Kanunî Sultan Süleyman halka da dağıtmak istedi. Mart 9’unda Nevruz günü cami minarelerinden tüm ahaliye Mesir Macunu saçıldı.

Macunun adına “Mesir Macunu” denilmesi bitkilerden yapılmasıyla ilgili… “Mesir,” mesireden geliyor, kırlık yer, ot, otlak, yeşillik, kır bitkilerinin bulunduğu yer, kırlık gezinti yeri demek… Bahar başlarken kırlardan toplanan baharat, çiçekler ve otlarla hazırlanan macuna, doğanın şifasını taşıdığını hatırlatmak için “Mesir Macunu” (Ot Macunu) denmiştir. Kanunî’nin oğulları Beyazıt ve Cihangir’in sünnet kutlamaları için kapılan kına gecesinde bu macunlar 53 çeşit olarak halka dağıtılmış, tabaklar içinde sırma işlemeli örtülerle yüksek zevatın evlerine gönderilmişti. Nil Sarı, “Osmanlı Sarayında Yemeklerin Mevsimlere göre Düzenlenmesi ve Devrin Tababetiyle İlişkisi” tebliğinde macunların tıbbî kökeninin “tiryak” denilen panzehire dayalı olduğunu belirtmektedir. Bu da, macunların kökeninde, doğayla iç içe yaşayan ataları insanların zehirlenmelere karşı tedbir arayışları olduğunu göstermektedir.

Bahara sağlıklı girmek için bu macunların Mart 9’unda/ Nevruz’da da dağıtılması adet olmuş idi. Osmanlı döneminin hem ilaç, hem şekerleme sayılabilecek en meşhur macunu, ‘Nevrûz Macunu’ veya ‘Nevrûziye’ idi.

Giderek, tatlı lezzetinden dolayı, yükselme dönemi Osmanlı âlemi macunları konuklarına şifalı şekerleme olarak düğün ve bayram günlerinde de ikram etmeye başlamış. Osmanlı ülkelerindeki çoğu yerde Mesir Macunu hem şifa, hem de şekerleme olarak yenip Nevruz Macunu ya da Nevruziye olarak anılmaktadır. Bu ilacın dağıtıldığı ay takvimi ile 9 Mart tarihi ve kullanılan adları macunun Nevruz geleneği ile bağlantısını gösteriyor. Derken Osmanlı dünyasında çalgılar, türküler, oyun havaları ve maniler eşliğinde bayram yerlerinde çocuklara satılmaya başlanmış.

Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde, sarayda macunun yapıldığı geceye “Ot Gecesi” denildiği yazılıdır. Nevruz olacağı günün gecesi saraya hokkabazlar, hayalbazlar ve incesaz takımları çağrılırdı, helvahanede de bu şenlikler eşliğinde 41 çeşit otun karıştırıldığı macun pişerdi. Tam gece yarısında Yeni Gün girerken macunlardan herkese tattırılırdı. Bizzat saray hekimbaşısı kendi yaptığı macunu en sanatlı hokkalar içine koyup padişaha, sultanlara ve şehzadelere bizzat götürürdü. Nevruz Macunu’nun en büyük özelliği kırmızı rengi ve üzerindeki altın varakla kaplı ince tabaka idi. Gün ağardıktan sonra billûr veya çiçekli çini macun hokkalarına konan “Nevruziyelik” işli bezlere sarılıp kırmızı kurdelelerle bağlandıktan sonra üzerlerine “kulak” (name kartı) takılarak gideceği kimselere gönderilirdi. Gündüzün yapılan Nevruz kutlamalarından birine Padişah katılırdı; buna Nevruz-ı Sultanî denirdi. Bu törenin diğerlerinden farkı, halk arasında eski gelenek olarak ateş üzerinden atlama birçok yerde devam ederken, Mecusî dinine intikal etmiş bu adet İslâm Halifesi’nin önünde tekrarlanmazdı.

Evliya Çelebi, 17. yüzyılda, Nevruziye’ye halk diliyle “varaklı bahar tatlısı” diyor. Sütlü tatlılar ve macun üzerine gümüş ve altının ince bir kâğıt halinde konması çok eski bir adet. Bu âdetin Nevruz zamanı uygulanmasının yaygın olduğu anlaşılıyor. Eritilen bu madenler çok ince olarak mermer üzerine dökülüp donduruluyor; yuvarlanarak ya da baklava gibi kesilerek alınıyor, aralarında tülbent veya ince kâğıtla muhafaza ediliyor. Sonra sıcak tatlının üzerine konunca eriyip, tatlının üzerini gümüşlü veya altınlı yapıyorlar. Böylece insan, gümüş ve altın yemiş oluyor.

II. Abdülhamit’in kızı Ayşe Osmanoğlu, 20 yüzyıl başında, İstanbul Osmanlı sarayında Nevruziyeliğin, yanında ‘s’ harfi ile başlayan yedi yiyecek ile birlikte getirildiğini hatıratında yazmıştır. “Susam, süt, simit, su, salep, safran ve sarımsak sunulurdu, bunlardan birer parça alındıktan sonra Nevruz Macunu’ndan yenirdi.” Padişahlar altın varak yerine sikke altınlarla kapladıkları Nevruziyelik’ lerle birbirlerini kutluyorlardı . Mesela, İran Şahı’nın böyle bir tabakla Osmanlı Sultanı babasının Nevruz’unu kutladığını Ayşe Sultan hatırlıyor.

Macunları altın varakla süsleme usûlü, Osmanlı’nın son dönemlerindeki malî buhranlarda kalktı, şekerciler Nevruziyelikleri altın yaldızlı kağıt külâhlara doldurup da satmaya başladılar. Orta Asya komünizmin eline düştüğü zaman altın ve gümüş varak buralarda da yasak oldu. Bu kullanımı bugün hala Pakistan’da bulmak mümkündür.

İlhan Dülger

Bu konuya henüz yorum yapılmamış. Düşüncelerini paylaşan ilk insan olmaya ne dersin?

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!