Milli Bilinç ve Güç

milli bilinçAcun’da milli kimliğinin bilincinde olan toplulukların egemenlikleri arasında geçen bir tarihsel süreç vardır. Türkler milli bir bilince sahiptir, sen, ben kavramı yerine bir Ulus kavramı vardır. Kimse falanca Türk’ün başarısını, isteğini, arzusunu düşünmez, peşinden sürüklenmez. Her Türk, etkileşim içinde olduğu, dışarı çıktığında kendince konuşan kişileri, onlarla aynı ahlak ve düşünce yapısına sahip, onlarla aynı inanca sahip olduğu yani hayatının akıp geçtiği o toplumun birer parçası olduğu düşüncesindedir. Şu şehri ben alayım demez, o şehri her şeyiyle ortak olduğu toplulukla almak ister. Kendi ülkelerine saldırı olduğu zaman ben bu saldırıdan nasılsa kurtulurum demez, o topluma ait olan her nesneyi tüm varlığı ile korumak ister. Bu bilinç Milli bilinçtir, ulus bilincidir. Milliyet, kimlik bilincidir ve bir toplumu yüceltecek olan da şüphesiz bu bilinçtir.

işte tarihin eski zamanlarında adlarını sıkça duyduğumuz o uluslar bu bilinci taşıyan uluslardı şüphesiz. Adlarını duymadığımız veya bir iki yenilgi de, ezilme de anılan topluluklarsa bu bilince erişememiş olanlardı.

Milliyet bilincinde uluslar birbirlerinden daha üstün olmak, kendilerini daha rahat ettirmek için çalışır, savaşır ve ölürlerdi. Sonuçta bir taraf, diğerine üstünlük sağlar ve o üstünlüğü koruyuncaya kadar rahat ederdi.

Bu güç dengesinde işleyen Acun’da milli bilince ulaşan, yani sen, ben değil biz diyenler, dillerinin, kültürlerinin farklılığına, güzelliğine ve gücünü fark eden toplumlar bu güç dengesinde yer edinmeye başlamışlardı. Örneğin koca bir imparatorluk olan OsmanlI’nın yeni -bitme Balkan devletlerine yenilmesi gibi. Osmanlı ilk kurulduğundan duraklayışına kadar bir milli kimliğin bilincinde olan topluluktu ve bu güçle büyümüştü. Daha küçücük bir beylik milli kimlik bilincini kaybeden Bizans’ı alt etmişti. Koskoca Bizans İmparatorluğunu. Fakat bu sefer kendi büyümüş ve milli kimlik bilincini kaybetmişti, içinde bir ulus hâkim değildi, çoğu yerde dil bile ortak değildi. Ortak kültüre rastlamak çok zordu. Devletin içinde ortak bir kimlik yoktu. Çünkü her topluluktan bireyleri içerisinde barındırıyordu. Güç dengesinde ayakta kalabilmek için milli bir bilince sahip olmak zorunda olduğunu anlayan her toplum kendi gibi konuşan, kendi gibi düşünen, kendi kültüründen kişilerle birlikte yaşamak istiyordu. Tamamen Türklerden oluşan bir devlette aykırı bir ses çıkmaz. En aşağıdakinden, en yukarıdakine kadar herkes aynı şeyi ister, aynı güçle çarpışır. Her şey bir olunca da birlik oluşur ve bu da gücü yanında getirir. Ama Ermeni, Bulgar, Pomak, Rum, Arap, Kürt lerle oluşan bir devlette her farklı toplum kendi çıkarını ve isteğini gerçekleştirmek amacında olacak ne birlik oluşacak ne de bir güç meydana gelecektir, işte böyle bir konuma düşen Osmanlı, ortak bir milliyete sahip, milli bir bilince ulaşan o küçücük Bulgar devletine, Yunan devletine yenilmişti.

300 sene hüküm sürdüğü topraklarda, ne kadar iyi niyetli bir yönetim gösterse de kendisinden farklı olan topluluğu avucunda tutamazdı. Çünkü adaletli davransa bile kendi dilinden, kültüründen, dininden olmayan OsmanlI’nın egemenliğini kabul etmeyecek, onunla birlik olmaya yanaşmayacaktı. Bir nevi benden olanın kötüsünü, benden olmayanın iyisine tercih ederim düşüncesi gibi.

Milli bilince ulaşan bu topluluklar bağımsız olarak kendi devletlerini kurdular ve güç dengesinde adlarını yazdırarak dik durabilme kabiliyetine eriştiler.

Tabii birde güç dengesinin en alt tabakasını oluşturan bir türlü bir milli bilince ulaşamayan, ortak bir birlikteliğe erişemeyen topluluklar vardı. Bu topluluklar her zaman yenilmeye mahkûmdu ve her zamanda yenildiler, sömürüldüler. Milli bir bilince erişip güçlenen Avrupa toplulukları kendi toplumlarını daha da güçlü yapmak için güçsüz olanları sömürme yolunu keşfetti. Zaten onlardan başka da bir şey beklenmezdi. Ne kadar güçlü de olsalar güçlü ahlak anlayışları hiçbir zaman olmamıştır. Afrika’da bir bilince sahip olmayan, güçler dengesinde en alt tabakayı oluşturan birçok topluluk sömürüldü. Emekleri alındı, yer altı zenginlikleri alındı, Hürriyetleri alındı, dilleri yasaklandı hepsi köle gibi karın tokluğuna çalıştırıldı. Bu da emperyalizm olarak adlandırılıp güç elde etmenin yeni yöntemi oldu.

Afrikalılara yapılan bu durum insani değerlere göre gaddarca bir tavır olsa da aslında doğanın işleyişinde hep var olmuş bir olgudur. Güçlü olan, güçsüzü ezer ve istediğini yapar. Güçsüz ise adı üzerinde bir güce sahip olamadığından boynunu büker ve kaderine razı olur.

Şimdi bu açıdan baktığımızda güç nedir diye sormak lazım? Güç, güçlü olmak mıdır, yoksa bir özelliğe sahip mi olmaktır. Örneğin; zengin olmak bir güç müdür? Bedenen güçlü olmak, boyu uzun olmak, atletik bir vücuda sahip olmak, zeki olmak, cesur olmak bunlar güçlü olmanın özellikleri midir?

Şüphesiz ki Yüce Tanrı’nın kişioğluna verdiği bazı özellikler bu gücü belirleyicidir. Korkak o-lanla, cesur olan eşit olmayacağına göre, biri diğerinden bu bakımdan daha güçlü olacağına göre verilen özellikler, kişinin gücünü belirleyicidir mutlaka. Tanrı her kulunu belli özelliklerle yaratıp bu Acun’a gönderiyorsa kişideki o gücü oluşturacak unsurlar aileden; aileye- ulustan, ulusa- örften, adetten, kültürden geliyordur. Daha küçücük yaşında ata atlayıp, kılıç kuşanıp cengi öğrenen Bir Türk çocuğu ile babasıyla tarlasını sürmekten başka bir şey yapmamış olan Bir HollandalI eşit olmayacak cesareti ve savaşçılığı ile o Türk çocuğu, HollandalI çocuğu yere sermesini bilecektir.

Küçük yaşından beri ticaretin içinde olan, para kazanmasını iyi bilen biriyle, ticareti hiç görmemiş, paranın önemini bilmemiş biriside eşit olamayacak, biri ticarette büyürken, birisi rahatça zenginleşirken ötekisi gelişemeyecek ve maddi sıkıntılara gebe kalacaktır. Güçlerinde birbirlerine üstünlükleri olacağına göre daha büyük güce sahip olan diğerini alt e-decektir. Doğanın işleyişi bunun üzerine kuruludur.

Bu yüzden konumu güçlü olan Bolu Beği, Dağlarda gezen basit bir köy çocuğu olan Kö-roğlu’nun cesareti karşısında tarih sahnesinde yenilmiştir. Demek ki madden güçlü olmak, bir konuma sahip olmak; cesaret karşısında ezilebiliyor.

Başka bir açıdan baktığımızda da ne kadar güçsüz, kabiliyetsiz de olsa sayıca fazla olan; güçlü bir kişiye karşı bir güç elde ediyorsa, bu sayı fazlalığının gücünün önemini gösterir.

O halde şahısça güçlenmek yerine, ulusça güçlenmeyi bilmek ve ona göre yaşamak gerekir. Milli bir bilinç bir toplumu güçlü kılan en önemli olgudur. Bu bilinç sen, ben, o değil biz demenin en büyük sağlayıcısıdır. Bu Acun’da kimse sen, ben diyemez. Ne kadar şah-sici de olsa bir topluma ait olmanın getirdiği vasıflar, onu, o topluma hizmet etme düşüncesini de getirecektir. Yaşam da Ali, Mehmet, Ayşe olarak değil de onu bu güce ulaştıracak o-lan milli bilinçle yani Türklük Bilinciyle hareket ederse doğanın güç dengesinde güçlü kalabilecektir. Çocuklarımıza, torunlarımıza bu bilinci ve gücü sağlayacak olan özellikleri öğreterek yetiştirdiğimiz takdirde ileri de hem milli bir bilinç gücüyle yetişen, hem kendine değil ulusa hizmeti görev edinmiş olmanın gücüne erişecek, hem de güç unsurlarını (savaşçı-cesur, çalışkan, zeki, ahlaklı, fedakâr) toplamış bir Millet ortaya çıkacaktır. Böylece yaşam da rahat edecek, doğada ayakta kalabilecek güce erişmiş olacağız.Bütün dünya da ezilenleri korumak, onları güçlü kılacağını sanan fanteziler yerine; mensubu olduğun toplulukla ezilmemeyi, güçsüz kalmamaya özen göstermek, güçlü olmak için çalışmak gerekir.

Güç üzerine kurulu olan Doğa’da hala milli bilinç, milli kimliğe karşı çıkanların ama bunun yanında tüm ezilenlerin yanında olmayı, onları güçlü kılmayı düşünenlerin olması bir toplumun güçlü olmasını engeller. Çünkü doğada güçsüz ve güçlü her zaman olacak. Ezilen ve ezen muhakkak olacak. Bunları yeneceğini daha doğrusu Tanrı’yı ve Doğayı yeneceğini sananlar bir toplumun gelişiminin önündeki en büyük engellerdir.

Eğer bir kişi güçlü olmak istiyorsa kendisine verilmiş olanın bilincine erişmek zorundadır. Kişi Türk olduğunu bilecek ve Türk olmanın vasıflarını taşıyacak, koruyacak. Bu vasıfları taşıyan her Birey Türklük bilincinde birlik olacak, böylece hem sayısal üstünlüğü yakalayacak, hem gücün bir özelliği olan birliği sağlamış olacak. Artık gücün hükmettiği doğada aynı düşünce, aynı bilinçte binlerce kişisiniz. Birinizi yıkmak için hepinizi yıkmak zorundalar. Birinizi öldürseler, daha geride sizin gibi binlerce kişi var olduğu için adınız yaşamaya devam edecek, yani ölmemiş olacaksınız. Her Türk yetiştireceği bireyleri güç vasıflarıyla donatırsa (cesur, savaşçı, zeki, ahlaklı, fedakâr… vd.) bu Türk toplumunun güçlenmesi manasına gelecek, yaşamdaki zorlukları alt edebileceksiniz. Türk Ulusu güçlü olduğu zaman yaşantınız rahat olacak, örneğin maddi kazancınız bu güçle diğer toplumlara göre daha fazla olacak. Daha fazla satın alma gücünüz olacak, sağlık koşullarınızdan, teknolojik imkânlara kadar her şeyiniz daha fazla olacak.

Sadece kendini düşünen bireylerin hâkim olduğu bir toplumda ise herkes birbiriyle savaşacak sonuçta o koca pastadan güçlü olan tek bir birey pay alacak. Diğerleri ise o pastadan pay alamayacak. Hâlbuki en azından birlik ve sayı üstünlüğünü arkasına alan toplum o pastadan daha rahat pay alacak ve hep beraber o pastadan eşit şekilde yararlanacak.

Sonuç olarak; doğada rahat yaşamak, var olmak için güçlü olmak gerekir. Güçlü olmak içinse birlik olmak, ortak bir düşünceye sahip olmak, ortak bir hedefe yönelmek ve güç unsurlarını gelecek kuşaklara öğretebilmek gerekiyor. Sen, ben, o demeden ortak bir kültürün, dilin, kimliğin bireyleri olarak “BİZ” demek gerekiyor.

Mesela Turan; Türk Ulusunu güçlü kılacak bir olguysa onu sen, ben değil hepimiz istemeliyiz. O bir-iki Türk’ün ülküsü değil Koca Türk Milletinin ortak ülküsü olmalıdır. Bir millet ancak bu şekilde güçlü olabilir.

Esen Olsun!

Mert Alpagut Şimşek

  1. damla
    24 Oca, 2016 - 14.53 | #1

    çok guzeldi sağolun var olun çok yararlı

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!