Mahmut Esat Bozkurt

mahmut esat bozkurtAtatürk döneminin meşhur adliye vekili olan Mahmut Esat Bozkurt 1940’ta yayımladığı “Atatürk İhtilâli” adlı eserinde, Atatürk ihtilâlini, Magna Carta’dan (15.6.1215) başlayan ihtilâl çizgisi içinde incelemektedir. O, ihtilâlin temelini, Türk tarihinde ve kültüründe aramaktadır. Ona göre, Atatürk ihtilâli tarihî gelişimi içinde haklıdır; Kemalizm, diğer sistemlerden ayrı ve altı ok ile ifade edilen sosyal ve siyasî sistemdir. Lâiklik ve Türk Milliyetçiliği birbirleri içinde incelenmelidir; İslâm dini, geriliğimizin sebebidir. Bu kitabın en önemli özelliği, sonraki ihtilâllere açık kapı bırakmasıdır.8 Kitap ayrıca Kemalizm’in, komünizmden farklılarını da ortaya koymaktadır.

1892’de o dönemde İzmir’e bağlı bir kaza olan Kuşadası’nda doğdu. Babası Kuşadası’nın ileri gelen ailelerinden Hacımahmutoğulları’ndan Hasan Bey’dir. İki yıl İzmir İdadisi’nde okuduktan sonra, II. Abdülhamid yönetimine karşı mücadeleye katılan dayısı Ubeydullah Efendi ile birlikte İstanbul’a gitti. 1911’de İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun olan Mahmut Esat Bozkurt, İsviçre’de Lozan ve Freiburg üniversitelerinde öğrenim gördü ve kapitülasyonlar konusunda doktora yaptı. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere yurda döndü ve Ege Bölgesi’nde Kuvayı Milliye teşkilatının içinde yer alarak, önemli yararlıklar gösterdi.

TBMM 1. Dönem inde İzmir‘den milletvekili olarak Meclis’e girdi. Meclis’te Anayasa Komisyonu ve Dışişleri Komisyonu’nda çalıştı. 12 Temmuz 1922’de Rauf Bey’in (Rauf Orbay) başkanı olduğu IV. İcra Vekilleri Heyeti’nde (12 Temmuz 1922 – 4 Ağustos 1923) İktisat Vekilliği’ne seçildi. 11 Ağustos 1923’de başlayan TBMM 2. Dönem’de İzmir’den tekrar milletvekili seçildi. Ali Fethi Bey’in (Ali Fethi Okyar) başkanlığında kurulan V. İcra Vekilleri Heyeti’nde (14 Ağustos 1923-27 Kasım 1923), ikinci kez İktisat Vekilliği’ne seçildi. (O dönemde herbir kabine üyesi ayrı ayrı TBMM oylamasından geçmekteydi)

20 Nisan 1924’te kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa) hazırlayıcıları arasında yer alan Mahmut Esat Bozkurt, 22 Kasım 1924’de Ali Fethi Bey’in 3. hükümetinde Adliye Vekilliği’ne atandı. 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Mektebi’nin açılmasında büyük payı oldu. Bozkurt, 3. ve 4. İsmet İnönü Hükümetlerinde (4. Hükümet ve 5. Hükümet; 3 Mart 1925 – 1 Kasım 1927) de Adliye Vekili olarak görev yaptı. Türk Medeni Kanunu (17 Şubat 1926), Türk Ceza Kanunu (1 Mart 1926), Kabotaj Kanunu (19 Nisan 1926), Borçlar Kanunu (22 Nisan 1926), Ticaret Kanunu (29 Mayıs 1926), Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (18 Haziran 1926) gibi Türkiye Cumhuriyeti hukuk sisteminin temel yasaları, Mahmut Esat Bozkurt’un Adliye Vekilliği döneminde hazırlandı ve yürürlüğe girdi.

Cumhuriyet tarihinde Bozkurt-Lotus vakası olarak adlandırılan, Bozkurt adlı Türk gemisiyle Lotus adlı Fransız gemisinin 2 Ağustos 1926’da Ege Denizi’de çarpışması nedeniyle iki ülke arasında çıkan anlaşmazlıkta Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nda temsil etti[1]. (1927). Bu dava, tarihçiler tarafından, Türk hukukunun ve adalet örgütünün kapitülasyonlar dönemini geride bırakarak insan ve egemenlik haklarına dayalı çağdaş hukuk düzeyine yükseldiğinin bir simgesi olarak değerlendirilmektedir.

1934’de Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Mustafa Kemal Atatürk tarafından ‘Bozkurt’ soyadı verildi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Anayasa ve Devletler Hukuku profesörlüğü de yaptı. 1935 yılında Mason Locaları’nın kapatılmasında büyük rolü vardır.

21 Aralık 1943’de beyin kanaması sonucu İstanbul’da ölen Mahmut Esat Bozkurt, TBMM’de 1. Dönemden ölümüne kadar sürekli İzmir Milletvekili olarak görev yaptı. Bozkurt’un kabri İzmir ili Selçuk ilçesinde özel bir mezarlıktadır. Bozkurt’un 1926 yılında kaleme almış olduğu Medeni Kanun Genel Gerekçesi’nin (Esbabı Mucibe Layihası), 2001 TBMM’sinde sebebiyet verdiği tartışmalar nedeniyle ismi bir kez daha gündemde yer etmiştir.

  1. 17 Haz, 2014 - 17.46 | #1

    Muhammet Hamdi Yazır: Muhammet Hamdi Yazır’ın felsefî cephesinden daha önce bahsedildi. O’nun Cumhuriyet döneminde “Hak Dini Kur’an Dili” adlı fikrî muhtevası derin ve yüklü olan bir tefsir yazmış olması, dinî tefekkürünün derinliğini ortaya koymuştur. Paul Janet’ten tercüme ettiği felsefe tarihine yazdığı meşhur “Dibace”sinde İslâm düşüncesinin gelişme ve canlanma şartlarını araştırmış, İslâm dünyasının gerileme sebepleri üzerinde durmuş, çağımızda müçtehidin özelliklerinin neler olması gerektiğini belirtmiştir.

  2. 17 Haz, 2014 - 17.46 | #2

    Babanzade Ahmet Naim: Ahmed Naim, Galatasaray Lisesi mezunudur. Dârülfünu’nda felsefe dersleri okutmuştur. Fransızca olan Fonsegrive’in felsefe kitabının ilk kısmını “İlmü’n-Nefs” adıyla çevirmiştir. Başka tercümeleri de vardır. Felsefe tercümelerini Türkçe karşılıklarının bulunmasında büyük katkıları olmuştur. Muallim Cevdet’in ifadesine göre 1900’den fazla terime karşılık bulmuştur. Onun bulduğu terimler bir kitap halinde bu yıl yayımlanmıştır.159 Ahmed Naim, adı geçen tercümelerinin sonuna 100 sayfalık bir felsefe terimleri sözlüğü ilave etmiştir. Yayımlanan kitapta bu sözlük esas alınmıştır.

    Ahmed Naim, “Hikmet Dersleri” adlı hacimli kitabında çeşitli felsefe meselelerini ele almıştır. O, felsefeyi daha çok metafizik olarak kabul eder. Ahmed Naim, felsefenin bizde derin bir geçmişi bulunduğunu, bundan Batı’yı bilenler haberdar olmadıkları gibi, İslâmî ilimler bilenler de haberdar değildir, diyerek, esas meselenin bu felsefeyi keşfetmek olduğunu ileri sürer. Onun, terimlere yönelmesinin bir sebebi de budur. Çünkü yeni felsefe, bir bakıma eski felsefenin yeni kavramlara büründürülmüş şeklidir.

    Ahmed Naim’e göre, felsefe yapabilmenin öncelikli şartı felsefe kavramlarının iyi bilinmesidir. Bu kavramları iyi belirlemek için Batı felsefesini iyi bilmek yetmez. Çünkü bizim İbni Sinalara uzanan köklü bir felsefe geleneğimiz var. Bundan iyi yararlanmalıyız. Kavramların ve geleneğin keşfi, bizi hem geçmişimize bağlayacak hem de bize bugünü sağlam değerlendirme fırsatı verecektir. Bu düşünceler onun felsefeyi geleneksel unsurlarla desteklemek istediğini gösterir. Ama karşılık olarak bulduğu terimlerin çoğu Arapça olduğu için bugün faydalanılma şansı iyice azalmıştır.

    Ahmed Naim, “İslâm Ahlâkı” adlı küçük eserinde İslâm ahlâkını felsefî yönden izah eder, temellendirmek ister. Felsefî ahlâk teorilerinin en tutarlısı kabul ettiği rasyonalist anlayışlarını, yaptırımları olmadığı için eleştirir. Kant’ı eleştirirken evrensel ahlâk yasasını tam olarak temellendiremediğini söyler; Kant’ta ahlâk yasasının temeli olan kesin buyruğun, potansiyel halde kalıp eyleme dönüşmeyen niyetlerimizi görmezden geldiğini ileri sürer. Ayrıca düşünürümüz, hürriyet ve sorumluluk problemleri üzerinde de görüşlerini açıklar.

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!