İstanbul’un Fethi ve Fatih Sultan Mehmet Devri Hakkında

Ünlü Yunan tarihçilerinden Giritli Georgios Trapezuntios, 1466 yılında, Fatih Sultan Mehmed hakkında şunları yazmıştır:

“Sultan Mehmed, şüphesiz Kirus’tan, Büyük İskender’den ve Sezar’dan daha büyüktür. Hatta, tek kelimeyle söylemek istersek, gelmiş geçmiş hükümdarların en büyüğüdür. Roma İmparatorluğu; Putperest, Hıristiyan ve Ortodoks dönemlerini yaşamıştır. Şimdi, Müslüman dönemi başlıyor. Roma’nın sonuncu imparatorluk hanedanı Osmanoğullarıdır. Kimse şüphe etmez ki, Sultan Mehmed bugün Roma İmparatorudur. Zira, imparatorluğun taht şehrini tutan kimse, bugüne kadar imparator sayılmıştır.

Büyük Konstantin’den ve 1150 yılından beri de Roma İmparatorluğunun taht şehri İstanbul’dur. Sultan Mehmed’in bu şehre hakim olmasını kılıç kuvvetine bağlayanlar yanılırlar. Bu, şüphesiz ki Allah’ın takdiridir. Romalıların meşru imparatoru, bütün dünyanın imparatorudur. Sultan Mehmed de bu sıfata layıktır. Son bin yıl içinde, Yunan aleminin tanıdığı en iyi Yunanca bilenlerden birisi de odur”.

İlk Türk Roketleri

Fatih, bilgiye ve bilginlere çok önem vermiş, çağının teknolojisini sürekli takip edip geliştirmiştir. İstanbul’un dev gibi kuvvetli surlarını yıkan güçlü topların yanısıra savaşta üstünlük sağlayan yeni silahlar da Fatih devrinde kullanılmıştır.

Roketlerin 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanan bir silah olduğu zannedilir.

Halbuki, Fatih Sultan Mehmed’in 1478 yılındaki İşkodra kuşatmasında, ilk defa yangın roketi kullanıldı. O zamana kadar görülmemiş olan bu müthiş silah, zeytinyağı, kükürt, balmumu ve bilinmeyen başka maddelerin birbirine karıştırılmasıyla yapılıyordu. Venedik belgelerine göre, geceleri kuyruklu yıldız gibi gidiyor, ince bir ses çıkarıyordu. Üzerine düştüğü her şeyi yakıyor, hatta söylentiye göre kuyuların suyunu bile kurutuyordu.

1480 yılındaki Rodos kuşatmasında, Türk savaş tekniğinin yeni bir harikası görüldü. Bu defa, patlayıcı tahrip roketleri ortaya çıkmıştı. Rodos halkı, roketlerden korunmak için kale ve kilise mahzenlerine iniyordu. Kaleyi korumakla görevli askerler bile zaman zaman aynı şekilde mahzenlere kaçışıyorlardı.

Böylece, dünyanın ancak 19. yüzyılda kullanmaya başladığı roketler, Türk icadı olarak, ta XV. yüzyılda kullanılıyordu.

Askerine Kendi Eliyle Yemek Dağıtan Padişah

İstanbul fethedilince, padişahın emri üzerine, Okmeydanı’nda büyük bir şenlik düzenlendi. Önce ordu birlikleri resmi geçit yaptı. Arkasından, dikilen çeşitli hediyelere oklar atıldı. “Okmeydanı” ismi işte bundan dolayı verilmiş ve yüzyıllar boyunca ünlü okçular orada yarışmışlardır.

Meydana ayrıca ocaklar açılmış ve tonlarca odun yığılmıştır. Yüzlerce kazanda pişirilen çeşitli yemekler, üç gün üç gece boyunca yenildi. Fatih Sultan Mehmed, dillere destan olan bu büyük ziyafette, sıradan bir askermiş gibi çalıştı. İstanbul fethini gerçekleştiren kahramanlarına bizzat kendi elleriyle yemek dağıttı, birçok kişiye değerli hediyeler verdi.

Bizanslılara Göre İstanbul Fethinin İlahi İşaretleri

Bizans halkı, batıl inançlara son derece bağlıydı. Bazı olaylar toplumda büyük yankılar uyandırır, bunların gelecekteki iyi veya kötü gelişmelere işaret ettiği sanılırdı.

İstanbul kuşatması başlayınca, bu eğilim büsbütün kuvvetlendi. Halk, hemen her çeşit olayı yorumlamaya kalkışıyor, özellikle ani hava değişikliklerinden müthiş korkuya kapılıyordu.

Nitekim, o günleri yaşayan ve sonradan bir eserini de Fatih Sultan Mehmed’e sunan Bizans tarihçisi Kritovulos şunları anlatıyor :

“Bugünlerde, aşağıdaki önemli olaylar meydana geldi ki, bunların kısa zaman sonra şehrin uğrayacağı musibet ve akıbetlerin belirtileri olmak üzere, Allah tarafından şehir halkına tenbih ve işaretler olduğu anlaşıldı.

Şehre yapılacak hücumdan üç dört gün önce, erkekler ve kadınlar, Allah’ın yardımına başvurarak, Meryem Ana resmi önlerinde bulunduğu halde kurtuluş temennisi duaları okuyup sokaklarda dolaşırlarken, bu resim, ortada hiçbir sebep olmadığı halde, onu taşıyanların ellerinden yüzüstü yere düştü. Hazır bulunanlar bir ağızdan haykırıp kaldırmaya davrandılarsa da, resim kurşun gibi ağırlaşmış ve yere yapışmıştı; sanki yerden çekiliyormuş gibi, koparılıp kaldırılması mümkün olmadı. Bir hayli uğraşmadan sonra ve halkın gönül yakıcı duaları üzerine, papazlar ve resmi tutmaya ehil olan kimseler, kaldırmayı başarıp taşıyanların omuzlarına koydular. Alay yoluna devam etti. Ancak bu olağanüstü hal, hayırlı bir haber sayılmadı ve halkın kalbine korku ve dehşet saldı. Gerçek, sonradan bunu doğrulamıştır.

Resmi taşıyan alay, öğle vakti tufan gibi bir yağmura yakalandı. Ardı arkası kesilmeyerek şimşek, yıldırım ve dolu ile karışık olarak yağan yağmurun şiddetinden, alaya dahil olan halk, ne bir adım atabildi ve ne de yerlerinde durabildi. Öyle bir perişanlık oldu ki, çoluk çocuk büyükleri tarafından zaptedilmese, muhakkak ki sele kapılıp giderlerdi. Böyle alışılmayan ve dehşet verici yağmur ve dolu olayı, genel felaketin nasıl olacağına bir örnekti. Ve felaket selinin bütün ülkede akarak, hepsini ölüme götüreceğine alametti.

Bu olayın ertesi günü, gayet yoğun bir sis, sabahtan akşama kadar bütün şehri sardı. Bu da mutlaka Allah’ın şehirden ayrılıp gittiğini ve bu şehre sırt çevirdiğini anlatıyordu. Çünkü Allah, bulutla örtülü olarak gelir ve yine öyle giderdi. Bu olaylara kimse inanmazlık etmesin ki, yerli ve yabancıdan gözleriyle görerek şahit olanlar pek çoktur”.

Bu konuya henüz yorum yapılmamış. Düşüncelerini paylaşan ilk insan olmaya ne dersin?

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!