Demokrasi Sömürgeciliktir!

demokrasiÖzgürlük, eşitlik gibi kavramların ısıtılıp sürekli önümüze konduğu dönemlerdeyiz. Gerçi, bu dönemler, Atatürk’ün uçmağa varmasından sonra başlayan bir geçmişe sahip. Biz Türkçüler olarak biliyoruz ki, pembe kavramların tamamı sömürgeci düzene aittir. Mesela, gerçekte özgürlüğün rengi mavidir. Oysa sömürgeciliğin özgürlüğü pembedir. Hayalden, uydurmadan, “sevgi pıtırcıklığından” ibarettir. Pembe özgürlük, büsbütün palavradır.

Bu dayatılan pembe kavramlardan birisi, demokrasidir. Yunan icadı olan ve sözde eşitlikçi çözüme dayanan demokrasi, doğru bir sistem olduğundan değil, sömürgeci güçlerin, “evrensellik” oyununa uygun olduğundan dayatılmıştır. Bugün zannediliyor ki demokrasi, bir çaredir.

Demokrasi, bizde de çoğunluk sistemi üzerinden yerleştirilmiş. Yani, %6o oy oranı tutturan taraf, çoğunluğu sağladığı için %40’ın önüne geçiyor ve onun istediği olup, %40’lık bir kitle, istemediği şekilde yönetiliyor. Bu, eşitlikle, eşitlikçi çözümle alakası olmayan, tamamen acizlikten kaynaklanan bir durumdur. Çoğunluğun, çokluğun kazanması, sömürgeciliğe gayet uygundur. Çünkü az parası olanın çok parası olana ezilmesi, çok parası olan adamın haksız dahi olsa kazanması, cahil çoğunluğun, bilgili ve kültürlü kesime karşı kazanması ile aynı şeydir. Her iki durumda da, kazanan akıl değil, çokluktur. Şöyle de söyleyebiliriz; Türkoloji mezunu bir Türk ile benim Türk tarihi hakkında görüşlerim bir tutulamayacağı gibi, imkânı olduğu halde okumamışın veya okutulmamışında, okumuş kimseler ile oyunun bir olması saçmadır. Herkes, yaşadığı ülkede görevlerini bilmek zorundadır. Sırf bu ülkede yaşıyor diye, herkes her hakka sahip olamaz. Zaten herkesin her hakka sahip olduğu bir ülke, kaostan kurtulamaz.

“Peki, başa insanlara kulum diye hitap eden padişahlar mı gelsin?” diyebilirsiniz. Ancak bunun, demokratik sistemle yönetilen Türkiye’de, insanlara tepeden bakan, makamına göre herkesin önünde el pençe divan durduğu, yine makamına göre insanlara muamele edilmesinden farkı var mı?Yok! Her iki durumda da, ezilen Türk’tür. Padişahlık sistemi, Türk’ün töresinden iyice çıkmış, demokrasi ise hiçbir zaman Türk’ün töresini içermemiş bir sistemdir.

Çoğulcu demokrasi, insanları koyun gibi gütmeyi amaçlar. Eğitim durumu dahi yeterli olmayan, ancak parası ve partizanlıktan elde ettiği çevresinden ötürü bir yerlere gelen, Türk’ün oyu ile meclise girip, Türk’e el öptüren siyasi liderler, bu sistemin çobanlarıdır. “O senin kesimin, bu benim kesimin” naralarının atıldığı bu ülkede, birlikten söz edilebilir mi? Edilemez. Birlik olmayan yerde, dirlikte olmaz. Bu sistemde, çeşitli partilerde, çeşitli partizanlar yetişir. Türk gencini alıp, parti işlerinde kullanan bu düzen, onları Türk’ün milli benliğini kazanması konusunda ilerletmeyeceği gibi milli bir menfaate hizmet edecek gençler olarak da yetiştirmez. Dikkat edilmelidir ki, partizan gençler Türk tarihinden çok, partiler tarihini incelemekte, elde ettiği fikirler ile de rakip partilere “giydirme” çabasındadır. Milli ülkümüzü, milli tarihimizi düşünen yok. Türk genci, bunlara zaman harcıyor işte. Belki genelleme yapıyorum fakat vatanını seven Türk gençlerine nazaran, partizan gençler çoğunluktadır. Ayrıca, eskiden ihtiyarlar tecrübeleri ile topluma yol göstermeye çalışırdı, öyle ki bu durumun kurtuluş savaşımızda bize çok yardımı oldu. Bugün ise, ihtiyarladıktan sonra ya emekli zihniyeti hâkim oluyor ya da parti liderliğine soyunuluyor. Hareket, gençliktedir. İhtiyarlar sadece beyin görevi görmelidir. Bir düşünsenize, siyasi partiler kurtuluş savaşı döneminde olsa ne olurdu diye.

Siyasi liderler, çoğunluk elde etmek zorundadırlar ki, iktidara gelebilsinler. Fakat çeşidi bol siyasi partilerin her biri farklı amaca hizmet ettiği için, toplum adeta çatlayıp bölünmüş, birlik elde etmek zor hale gelmiştir. Böylece, parti liderleri kendi fikirleri dışında söylemlere de imza atıp, adeta milleti kandırmaya başlamış ve samimiyetsizlik doğmuştur. Samimiyetsiz kimseler, ancak güvensizlik elde edebilir. Bu millet, kendi ırkına, kültürüne, tarihine değil, kendisini yöneten samimiyetsiz liderlere inanmıyor. Bize böyleleri değil, Atatürk gibi Başbuğ gereklidir. O malum “çoğunluk”, Atatürk’e Başbuğ denildiğini gizlemeye çalışıyor fakat başaramayacaklar. Atatürk bir demokrat değil, başbuğdur!

Bugün, “Atatürk diktatördü” diyenler var. Bunlar tabi ki anlayacağınız üzere, atalarını Osmanlı Türk’ü zanneden, fakat geçen zamanda toplum arasında kaynamış devşirme torunları olan, sözde Osmanlı torunlarından başkaları değildir. Osmanlı ile gurur duyarlar (!) fakat Atatürk’e diktatör demekten kendilerini alamazlar. Yoksa Osmanlı’da demokrasi vardı da, partiler vardı da, biz mi bilmiyorduk?”Atatürk kendini anayasa ile korumaya almış, gerçeklerin ortaya çıkacağından korkuyor” diyorlar. Osmanlı’da padişahlar, “Allah’ın yasaları” olan şeriat tarafından korunmuyor muydu? Bir dediklerine iki diyenin boynu vurulurdu. Acaba Osmanlı padişahları da bir şeylerin ortaya çıkmasından mı korkuyordu?

Görüldüğü gibi demokrasi, önüne gelene iftira eden, herkesi Mason, Sabetaycı olmakla suçlayan şarlatanlarında silahıdır. Açık söylüyorum; Türk’ü yok etme planının bir parçası olan demokrasiden taraf değilim. Atatürk bile Osmanlı döneminde yetişmiştir. MotunYabgu, Atilla, Fatih, Kanuni, Atatürk gibi liderlerin yetiştiğini duydunuz mu demokrasi döneminde? Duymadınız. Çünkü onları yetiştirecek değil, samimiyetsiz liderleri ortaya çıkaracak bir sistem oturtulmaya çalışılmış ve başarılı olunmuştur.

Demokrasiyi, milletin kendi kendini yönetmesi olarak tanımlayanlar var. Hâlbuki yalandır. Sömürgeciler güçlerini kullanarak milletimizi partizanlaştırmış, cahil çoğunluk yaratmış, kendi istediği gibi atalarımızın kanlarını döktüğü şu topraklarda at koşturmaya başlamış. Irak işgaline destek, milli iradenin ürünü değildi. Amerikalılar ile tokalaşmak ve onlar ile yan yana gelmek dahi milli iradenin istediği bir durum değildir. O halde, demokrasi milli irade değildir. Tam tersi, milletin kandırılmasıdır. Vaatle iktidara gelenleri istemiyorum. İstemiyoruz.

Demokrasi, Türk’ün ordu-millet yapısına terstir. Her milletin, kendine ait özellikleri vardır. Mesela İngilizlerin holiganlık düzeyi, İngiliz kültürü ile birebir örtüşmektedir. Kaynağını, İngiliz tarihinden almaktadır. Zira İngiliz tarihi de buram buram barbarlık kokar. Ruslar, soğukkanlıdır. Bu durum kültürlerinin en son zerresine kadar işlemiştir. Hayatları buna göre yön almıştır. İşte Türkler de, özünde bulunan yapı, hiç kimsede bulunmayan ruhu itibari ile ordu-millettir. Türk, işlerini masada çözen değil, meydanda çözendir. O meydanın adı er meydanıdır. Ordu-milletin başına, özel olarak yetiştirilmiş değil de, kimlerden oy aldığı belli olmayan liderler mi gelmeli? Bu çok saçma ve milletin kaderini olumsuz yönde etkileyecek bir harekettir.

Türk’ün önderi, önder olmak için yetiştirilmiş, kültürünü, töresini bilen, milleti katledildiğinde inme inip hayatını kaybedecek kadar üzülecek ve bu kadar milletini sevecek kimseler olmalıdır. Buna göre, bu tür liderleri ortaya çıkaracak özel kurumlara ihtiyacımız vardır. Bu zor değildir. Türk disiplini sevdiği için toplumsal kurallar ortaya koymuş, bunları düzenlemek içinde “kurum” yapısına önem vermiştir. Öyle ki, aileye önem veren Türkler, aile içi yasaları düzenleyip, “aile kurumu” kavramını ortaya çıkarmıştır. Bu sistemin aynısı, daha somut bir şekilde, önder yetiştirme konusunda kullanılmalıdır. Köy ağası mecliste olacağına, işadamları meclise gireceğine, Türk kimliğini hak ettiği şekilde taşıyan, özel olarak eğitilmiş kimseler meclise girsin. Böylece toprak ve para için milleti satabileceğini düşündüğümüz kimselerden oluşan meclise güvensizlik, özel eğitimli Türk vekilleri ile güvene dönüşebilir. Meclis, güven vermek zorundaysa, yaş sınırlaması getirip gençliğin hareketini kısıtladığı gibi, eğitim sınırlaması da getirmek zorundadır. Bu yapılmayacaksa, yaş sınırının bir anlamı yoktur.

Ordu-millet meselesine tekrar değinecek olursam, demokrasinin ordu-millet anlayışının “ordu kısmına karşı duran demokratlar yetiştirdiğini söyleyebilirim. Nitekim ordusunu pasifleştiren demokrasi sistemi, onun çürümesine yol açıyor. Ordusuna güvenini kaybeden Türk Milleti’nin, öz yitime uğrayacağından kimsenin şüphesi olmasın. Ayrıca orduyu pasifleştirmeye, savaşlardan uzak tutmaya çalışanlar, darbeden yakınmamalıdır.

Karabağ sorunu, kaç zamandır önümüzde duruyor. Diplomasi-Demokrasi deyip durarak Kerkük’ü kaybettik. Kuzey Irak’ta İsrail-Amerikan ortaklığı ile kurulacak federasyona aynı anlayışı uyguladık, o bölgede yine başarısız olduk. Kıbrıs’a girdiğimizde soydaşlarımızı katledilmekten kurtardık. Fakat iş yine diplomasiye dökülünce, dün bize bağlı yaşayan Rumlar, kafa tutmaya başladılar.

Demokrasi ile diplomasi ile işleri yoluna koymak isteyen bir millet, ordusunu etkin tutmalı, “monşer” kılıklı diplomat değil Yabgu gibi önder yetiştirmelidir. Eğer, ordu etkin değilse, sizi soytarılar temsil ediyorsa, kusura bakmayın ama demokrasi ile ayakkabı bağınızı bile çözemezsiniz.”Çağ değişti” deyip Türk’ün her türlü kutsalına dil uzatan ahmaklar, Amsterdam’a gidip hem cinsleri ile evlenebilirler. Çağ değişti orduyu kullanmayalım, çağ değişti kızmayalım, çağ değişti bırak katletsinler bizi gibi söylemler ile bir yere varılamaz. Kaldı ki, çağlar değiştikçe teknoloji değişir. Eğer, teknolojiyi kültüre uydurmazsanız, teknoloji kültürünüzü esir eder ve sizi yozlaştırır. Amerika, Rusya, İsrail, İran, Çin, Avrupa ve hatta bazı küçük milletler dahi, sporundan teknolojisine değişen çağda, ortaya koyduğu her türlü ürüne, kendi kültürünün izlerini yansıtıyor.

Uzaya göndereceğiniz uyduya Göktürk adını vermeniz güzel bir şeydir. Kültürünüzü tanıtır ve hatırlanmasını sağlar. Böylece, hatırlanmayan kültürel noktaların yerini, yabancı kültürlerin yerleşmesini engeller, milletin şuurundan insanlığına birçok vasfının öz yitime uğramasının önüne geçilir. Ancak, icat ettiği ürünlere yabancı adlar veren bir millet, başarılı olamaz. Hatta isterse ayda yaşam kursun, yine de kendi kültürü ile bunu yapamayan bir millet, beceriksiz, yeteneksiz, şuursuzdur. Park yapıp, ona Umay Ana heykeli değil de, Tomris Hatun heykeli değil de, Afrodit veya adalet Tanrıçası heykeli diken bir millet için ancak “geçmiş olsun” denilebilir. Kendi yurdundaki parka Türk kültürünü yansıtırsan faşist olursun demokratların gözünde. Ama her işinde yabancı kültürleri yansıtır, o kültürün esiri olursan, en medeniyete uygun, kültür sahibi insan olursun. İşte bu, sömürgeciliktir. Sömürgecilerden başka hiç kimse, öz yitime uğramış toplum istemez. Öz yitime uğramış toplumlar, sömürgecilerin esiri olacaktır. Bu nedenle öz yitime uğramamak için, kültürümüze sahip çıkmamız gerekir.

Peki, Türk’ün sistemi ne olmalıdır?

“El mi yaman, bey mi yaman?” atasözünü bilirsiniz. Bu söz, durduk yere herhangi birine kafa tutmak için ortaya çıkmamıştır. Bu sözdeki el, ilden geliyor. İl: o zaman Türklerin topluma verdiği addı. Beyler de, toprak ağaları değil, boy beyleri idi. İsteyen herkes il meclislerine katılır, boy beyleri ile eşit tutulurdu. İşte bu atasözü böyle ortaya çıkmıştır.

Yunan icadı aciz demokrasiden değil, Türk töresi ile yönetileceğimiz sistemden yanayım. Her millet için yegâne çözüm yolu, milli kültür, milli benliktir.

Tanrı Türk’ü yozlaştırıcı demokrasiden korusun!

Yusufhan Güzelsoy

  1. damla
    24 Oca, 2016 - 14.30 | #1

    Bunu yazan hangi yiğitse artık, eline emeğine, yüreğine sağlık.
    Böyle Türk beyleri var, başa geçtiler mi haine kan aktıracak kişilerden…
    çok güzel yazıydı..

Yorum yaz!

UYARI: Lütfen doğru ve güzel bir Türkçe ile hakaret etmeden yorum yapınız.
  Yukarı çık!