Türk Kağanlarının Görev ve Sorumlulukları

Tarih: 3 Temmuz 2014  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

türk kağanlarıTürk hükümdarı bütün devlet teşkilâtının başı ve toplumun lideri olarak, en büyük güç ve yetkileri kendi şahsında topluyordu. Her emri, kanun hükmünde ve değerindeydi. Devletin her kademesindeki görevliler ve bütünüyle halk, bu emirlere uymak zorundaydı. Öte yandan Türk hükümdarı, en büyük yargıç durumundaydı. O, bu sıfatıyla yüksek mahkemeye başkanlık ederdi. Şahsına ve devlete karşı suç işleyenler için tutuklama kararı alabilir; bizzat yargılamasını yapabilir; ölüm dahil çeşitli cezalar verebilirdi.

Türk kağanı, devletin başı olarak iç ve dış siyaseti düzenler; savaş ve barışa karar verir; savaş ve akınlarda ordulara komuta eder; elçiler gönderir, elçiler kabul eder; devlet teşkilâtının her kademesindeki görevlileri tayin eder veya görevlerinden alırdı.

Türk kağanlarının en önemli görevlerinden biri de, Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan bütün toplulukları bir devlet çatısı altında toplamak idi. Bu, ancak kuvvet, yani silâh gücü ile yapılabilmekteydi. Bunun için Türk kağanları, ordular sevk ederek savaşmak, devletleri ortadan kaldırmak, toplulukları itaat altına almak, birlik ve bütünlüğü sağlamak durumundaydılar. Bu durum Göktürk Yazıtlarında “İlliyi (devletli olanı) ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik (itaat altına aldık) şeklinde ifade ediliyordu.

Türk kağanları, sadece Türk topluluklarını değil, yabancı soydan kavimleri de bir devlet çatısı altına toplamayı kendilerine gaye edinmişlerdir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar daima dünya hâkimiyeti dâvâsı gütmüşlerdir. Çünkü Türk kağanları, dünya hâkimiyetinin Tanrı tarafından bir görev olarak kendilerine verildiğine inanıyorlardı. Bilge Kağan, bu hususta Göktürk yazıtlarında âdeta dünya hâkimiyetini gerçekleştirmiş bir hükümdar gibi şöyle konuşmaktadır: “Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum”. Bu sözler, hiç şüphesiz ulaşılmış olan hedefi değil, ulaşılmak istenilen bir hedefi göstermektedir.

Türkiye Adının Kökeni ve Anlamı

Tarih: 2 Aralık 2013  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: 1 yorum  |   Yazar:

türkiye adının anlamıTürkiye, Türklerin yaşadığı, hâkim olduğu coğrafyalara veya kurdukları devletlere verilen bir addır. Tarih boyunca Türklerin yaşadığı ve siyasal egemenlik kurduğu coğrafyalar, genellikle, “Türkia, Turkhia, Türkistan, Türk ili/Türk eli, Türkiye” biçiminde adlandırılmıştır. Türkiye adı, kimi zaman bizzat Türkler tarafında verilmiş ve devletin resmî adı olarak kullanılmıştır kimi zaman da onlardan bahseden başka milletler, Türklerin kurduğu devletleri bu ad ile anmışlardır.

Türk Kağanlığı / Göktürkler ya da Türk Devleti olarak bilinen ve MS 552 tarihinde bugünkü Moğolistan coğrafyasında kurulan Türk devleti, Türk adını kullanan ilk devlettir. Bizans kaynakları VI. yüzyılda, yani Türk Kağanlığının kurulduğu yüzyılda, Orta Asya için “Türkia/Türkiye” adını kullanmışlardır. Yine batılı kaynaklarda, IX. ve X. yüzyıllarda Karadeniz ve Hazar denizinin kuzey bölgelerine, İdil (Volga) boylarından Orta Avrupa’ya kadar uzanan geniş coğrafyaya “Türkia/Türkiye” dendiği bilinmektedir. Bu tarihlerde söz konusu coğrafyada Hazar devleti yaşamakta idi. XII. yüzyıldan itibaren önceleri Anadolu’nun doğu bölgeleri için daha sonra da bütün Anadolu için Türkia adının kullanıldığını görüyoruz.

Özellikle bu tarihlerde batılı araştırmacıların hazırladığı tarih ve coğrafya kitapları ile kimi haritalarda bu ad açıkça görülmektedir . Selçuklu çağında yazılan birçok yerli ve yabancı kaynak, bizim Selçuklu devleti olarak adlandırdığımız devletin hâkim olduğu toprakları adlandırırken de yine, zaman zaman Turkia/Turkhia/ Turquia adını kullanmışlardır . Mısır ve Suriye bölgesinde kurulan devlete biz bugün Memluk ya da Kölemenler devleti derken, Memlukların kendileri, Devlet-i Türkiyye (Türk Devleti) adını kullanmışlardır. Bu ad, Memluk devletinin resmi adıdır . Batılılar da, XIII. yüzyıldan itibaren Mısır ve Suriye bölgelerine Türkiye demeye başlamışlardır .

Eski Türklerde Savaş Aletleri

Tarih: 27 Temmuz 2013  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: 4 yorum  |   Yazar:

türk savaş aletleriSavaş araç ve gereçlerinin başında at ve silâh yer alıyordu. Türklerin savaşlardaki başarıları, bu iki aracı çok iyi kullanmalarından ileri geliyordu. Türk atı ufak yapılı ve üstelik kaba kıllı idi. Onda saf kan Arap atının zarafeti ve gösterişi yoktu. Fakat son derece dayanıklı, çevik ve süratli idi. Türkler bütün işlerini atları vasıtasıyla görüyorlardı. Kaşgarlı Mahmûd’un ifadesiyle, kuş için kanat ne ise Türk için de at o idi. Bundan dolayı her çadırın önünde daima koşumlu bir at hazır bulunmaktaydı.

Süvari tekniğini ilk bulan ve uygulayan kavim Türklerdir. Türk savaş sisteminde atlı birlikler başlıca rol oynamaktaydı. Komşuları, özellikle Çinliler süvari tekniğini Türklerden öğrenmişlerdir. Hatta Çinliler, M.Ö. 307 yılında yaptıkları bir reformla hareket kabiliyeti az, ağır savaş arabalarını hizmetten kaldırarak, Hun Türklerininki gibi hafif süvari birlikleri oluşturmuşlardır.

Savaş araç ve gereçlerinin en önemli kısmını silâhlar oluşturmaktaydı. Eski Türk toplulukları silâha “tolum”, silâh kuşanmaya da “tolum manmak” veya “tolumlanmak” diyorlardı. Eski Türk askerleri, seferlerde ve savaşlarda silâhlarını ve yiyeceklerini yanlarında taşırlardı. Halbuki başka ordular, silâhlarını ve yiyeceklerini taşımak için binlerce araba kullanıyorlardı. Et ihtiyaçlarını karşılamak için de, ordunun arkasından binlerce sığır sevk ediyorlardı. Bu durum ise ordunun hareketini son derece güçleştiriyor ve yavaşlatıyordu. Türkler ise, yiyecek ihtiyaçlarını, genellikle yanlarına aldıkları et konservelerinden (kurutulmuş et) karşılamaktaydılar. Çinliler ve Avrupalı kavimler et konservesi yapmayı Türklerden öğrenmişlerdir.

Eski Türk silâhlarının başında ok gelmekteydi. Türkler oku, daha ziyade uzaktan yaptıkları savaşlarda veya taktik gereği geri çekilme sırasında kullanmaktaydılar. Özellikle, at üzerinde dört nala giderlerken oklarını önlerinde, arkalarında ve yanlarında bulunan hedeflere isabetli bir şekilde atmaktaydılar.

Türk Savaş Taktikleri / Stratejileri

Tarih: 25 Temmuz 2013  |   Bölüm: Tarih  |   Yorumlar: Yok.  |   Yazar:

türk savaş taktikleri

Türk savaş sistemi “hareket ve sürat” üzerine kurulmuştur. Süratin savaştaki önemini ilk keşfeden millet Türklerdir. Türklere, savaşta hareket ve sürat üstünlüğünü sağlayan başlıca unsur at idi. Diyebiliriz ki, Türkler, atın sağladığı sürat ve hareket sâyesinde karşı konulmaz bir güce ulaşmışlardır.

Türklerin savaş yetenekleri ve uyguladıkları taktikler çağdaş tarihçiler tarafından şöyle tasvir edilmiştir:

Ammianus: “(Hunlar) piyade olarak dövüşmeye hiç alışkın değillerdi. Bir defa eyere oturduktan sonra, küçük ve çirkin, ama yorulmak bilmeyen ve yıldırım gibi giden atlarına sanki yapışık kalırlardı. Savaşlarda korkunç çığlıklar atarak, düşmanın üzerine çullanırlar.

Bir direnme ile karşılaşınca, hemen dağılırlar, ama kısa zaman sonra aynı süratle gelerek, önlerine çıkan her şeyi delip geçerler. Buna rağmen bir müstahkem mevkii kuşatıp, merdivenlerle ele geçirme sanatını bilmezler. Ancak, şaşılacak kadar uzak mesafelere attıkları ve demir kadar sert ve öldürücü sivri kemikten uçlu oklarını atmada gösterdikleri maharete hiç kimse erişemezdi.”

Ammianus: “(Hunlar) yürürken ağır aksak, fakat at üstünde pire gibi çevik ve dayanıklıdırlar. Korkunç savaşçılar olup, yay ve kement kullanmakta eşsizdirler.”

St. Efraim: “(Hunların) haykırmaları arslanların kükremesini andırır. Atları üzerinde ufukta bir fırtına gibi uçarlar. Ordularıyla bir tufan gibi kapladıkları bütün arz üzerinde dehşet uyandırmışlardır. Silâhlarına karşı gelebilecek kimse mevcut değildir.”

  Yukarı çık!